Karşıyakalı Grup Gerilim’in Anıları

Yayınladığımız anılar, grubun üyelerinden olan Yavuz Arıkan tarafından, tarafımızla paylaşılmıştır.

Bölüm 1

Sene 1973.

Gitar, bass ve davuldan oluşan ilk orkestramızı kuralı bir yıldan biraz fazla olmuştu. O yıllarda belli bir dinleyici kitlesi için popüler olan grupların parçalarını icra etmeye çalışıyorduk. Dinlemekten zevk aldığımız ve parçalarını çalmaya gayret ettiğimiz gruplar, Led Zeppelin, Black Sabbath, İron Butterfly, Jimi Hendrix, Free, Grund Funk Railroad, Taste, T.rex, The Who, Deep purple, CCR, Janis Joplin, Santana, Rare Earth, The Doors gibi belli başlı dünya gruplarıydı.

Bu grupların ülkemizde, o tarihlerde Long Play lerini bulmak çok zordu. Çünki sebebi nedendir bilmem, plakçılarda yabancı sanatçıların plakları hep tezgah altından satılıyordu ve bunların sayılarıda çok azdı. Bir çok satıcı bunların ithalatının yasak olduğunu söylüyordu. Fakat bizler Bostanlı’da ve Çiğli’ye yakın olduğumuz için Amerikan hava üssünün kendi vatandaşlarına özel olarak yaptığı radyo yayınını çok rahatlıkla dinleyebiliyorduk. O sıralar transistör yeni bulunmuş ve küçük el radyolarında yerini almıştı. En azından ülkemizde çok yeniydi. Bu küçük radyolar cebimizden hiç eksik olmazdı ve sürekli olarak Çiğli Amerikan radyosunu dinlerdik. Dünyada plağı yeni çıkmış olan bir grubu en geç üç gün sonra dinleme şansımız olurdu. Amerikalılar kendi radyolarındaki DJ lere üstat diyorlardı ve bunların müzikal anlamdaki yorumları gerçekten çok iyiydi. Bu nedenle adlarından söz ettiğim bu grupları ve müziklerini çok yakından tanıma şansımız oluyordu.

O sene en etkilendiğimiz gruplardan biri İron Butterfly dı. Hele hele ” İn-a-gadda da vida ” adlı parçasını hiç unutamam. Çok uzun bir şarkıydı ve bir long play in bir yüzünü kaplıyordu. Bu parçayı oldukça dişimize göre bulmuştuk ve bunu icra etmeye çalıyorduk. Fakat bunu bir türlü tam olarak başaramıyorduk. Bunun da nedeni, bir kere piyasada şarkı notası diye bir şey bulabilmek mümkün değildi, çünki yoktu. İkincisi, plak haricinde hiç bir ses taşıyıcısı yoktu. Kaset çalar denen alet henüz daha bulunmamıştı ya da en azından ülkemizde yoktu. İşte bu sebeplerden duyduğumuz bir parçayı bir dinlemede baştan sonuna kadar aklımızda tutabilmemiz nerdeyse olanak dışı oluyordu. Ama biz bunada bir çare bulmuştuk. Hangi parça üzerinde çalışıyorsak, o parçanın çalınması için Amerikan radyosundan sürekli istekde bulunuyorduk ve program başlayacağı zaman radyonun başına oturuyorduk. Tabi biz pür dikkat, parça çalınırken doğru ses tonundan ezberlemeye çalışarak, hemen akabinde de sıcağı sıcağına duyduklarımızı enstrumanlarımızdan çıkartmaya başlıyorduk. Bu yöntem kulaklarımızın gelişmesine çok büyük bir katkıda bulundu. Almanların güzel bir ata sözünde dedikleri gibi ” yokluk kaşif yapar ” misali, bu yolla tahminen 20 parçalık repertuarımızı oluşturmuştuk. Tabi, şarkılar asla aynısı olmuyordu. Özellikle soloları bir kaç kez dinlemeyle ezberleyemiyordum ve improvize etme zorunda kalıyordum. Bu da benim improvize etme yeteneğimi çok olumlu yönde geliştrmemi sağlamıştı. İcra etmeye çalıştığımız grupların müziği çok sıra dışıydı. Bizi provalarımızda dinleyen yakın arkadaşlarımız ” bu nasıl müzik ya ? gürültü gibi bir şey. Esin avşar’dan, Hümeyra’dan ya da Fikret Kızılok’dan bir şeyler çalmayı bilmiyormusunuz ? ” diye soruyorlardı. Çaldığımız müziği kimseler beğenmiyordu. Her kezler uzun saçlarımıza, tavırlarımıza, düşüncelerimize ve müziğimize gıcık oluyorlardı. Biz ise asla azmimizi kırmıyor, tutum ve düşüncelerimizden de hiç bir şekilde ödün vermiyorduk. Okul ve çevremizde adımız pis HİPPİ lere çıkmıştı. Zor bir süreç içersinde olduğumuzun çok iyi bilincindeydik, fakat her yeniliğe toplum tarafından gösterilen yadırgamanın ve dışlayıcı tepkilerin çok uzun yıllar almayacağını düşünüyorduk. Çünki tarih boyunca her yeniliğin önce tekmelendiğini ve itildiğini iyi biliyorduk. Bu yolda, bu müzik ile kendimizi nefer olarak görüyorduk, ya da öyle olduğumuza kendimizi inandırmak istiyorduk. Okuldan arda kalan boş zamanlarımızda yaptığımız bu hobiye, yani yapmaya gayret ettiğimiz bu müziğe deliler gibi aşıktık. Hatta kız arkadaşlarımız bile müziği kıskanırlardı, kendilerinden daha çok sevdiğimiz için. Açıkçası ailelerimizden de hiç destek alamıyorduk. Onlar için bizim yapmaya gayret ettiğimiz bu müzik, ZANGOÇ müziğinden öte şeyler değildi ve bizim yozlaştığımızı düşünerek kaygı duyuyorlardı, geleceğimizden ve her bir şeyimizden. Oysa bizim yapmak istediğimiz tek şey müzikti ve müziksiz bir yaşamın olamayacağını taa o yaşlarda farketmiştik. Allaha şükür ki Türkiye’de tek olmadığımızı kısa bir süre sonra farkettik. Biz ” Grup Gerilim ” den başka, İstanbul’da da Tank diye bir grubun varlığından haberdar olduk. Onlarda bizim durumumuzdaydı ve benzer repertuarları icra ediyorlardı. Daha sonra Ankara’da Marşandiz diye başka bir grup olduğunu öğrendik. Fakat telekominikasyonun bu günki şeklini o tarihlerde henüz alamamış olduğundan, aramızda bir türlü iletişim kuramıyor ve kader ortaklığı yapamıyorduk. Ama bütün bunlara rağmen bir birlerimizin varlığından haberdardık.

Zaman 1973 ‘ün eylül ayıydı.

Tüm yaz boyunca Gümüldür’de ki Erdem Tur’un ( tatil köyü ) diskosunda geceleri Zangoç müziği çalarak program yapmıştık. Tarifi imkansız bir nefislikte geçirdiğimiz bu yaz tatilinden sonra, yine okulun ilk günü İstiklal Marşı için saf durmuştuk.

Bass cımız Mustafa ile ben aynı sınıftaydık ve yan yana oturuyorduk. Davulcumuz Can ise bir alt sınıftaydı. Yeni ders yılının ilk teneffüsünde yine tuvalette sigara molasındaydık. İlk günün kasvetiyle her kez Bad trip lerde ve baba darallardaydı. Mustafa,

-Yine düştük buralara bilader desene

-Varmı başka alternatifimiz ?

-Yok, ama olsa iyi olurdu.

Bu ara Can girmişti tuvalete

-Selamın aleyküm ağalar.

Hep bir ağızdan,

-Aleykümselam ağa.

-Ne haber Moruk ?

-İyi be can, ne olsun, daral spor üç bir.

-Versene bir Bafra içelim.

-Al kardeşim, istediğin Bafra olsun.

Can’ın sigarasını yakmakla ders zilinin çalması bir oldu.

-Ya bilader, şu anasını sattığımının Bafrasını bir kerede kefal yapmadan içmek bana nasip olmayacak galiba !

Topluca çıkılır tuvaletten ( nam-ı diğer keş hane ) sınıflara doğru…

Bölüm 2

Bir kaç gün içinde dersler yine başlamış, aynı monoton döngü günlük hayatımızı tekrar şekillendirmişti. Bu arada okuldan kalan zamanımızın büyük kısmını provalara ayırarak yeni parçalar çalışıyor ve kendimizi biraz daha geliştirmekle uğraşıyorduk. Çalışma yerimiz davulcumuz Can’ın oturduğu apartmanın kalörüfer kazan dairesiydi.

Yanılmıyorsam kasım ayının ilk haftasıydı ve birinci yazılıları bitirmiştik. İngilizce,fizik, kimya, cebir ve geometrinin haricinde her zaman olduğu gibi bütün derslerim yine zayıftı. Tabi bende alarm zilleri en yüksek desibel de çalmaya başlamıştı. Zira bu durumdan dolayı her an için müzik çalışmalarım ailem tarafından yasaklanabilirdi.

İkinci dersten çıkmış, merdivenlerden inerek keşhaneye doğru gidiyorduk.

Ben, Mustafa, Can ve Ömür ( Ömür Gidel: Barış Manço Kurtalan Ekspres, Ajda Pekkan, Grup Gerilim, vs. Bence Türkiye’nin yetiştirdiği en iyi klavyecilerden biri ) her zaman olduğu gibi locamızda yerimizi almıştık.

Birden tuvalete büyük bir hışımla bizim Manyak Salih girdi.

-Yavuuuz, Mustafaaaa, nerdesiniz lan ?

-Ne o len, ne barıyon ?

-Atın sigaraları, Kuro ( Rahmetli okul müdürümüz Sayın Abdurrahman Orhun. Kendisini sevgi,saygı ve rahmetle anarım. Nur içinde yatsın. ) sizi çarıyo.

-Sen nerden duydun ?

-Kapısından geçerken kendi söyledi.

-Sigara içtiğimizi hocalardan birimi acaba gambazladı ?

-Bilmiyom bilader. Dur len Mustafa, atma sigaranı ben devam edeyim.

-İyi al, zıkkımlanda geber.

-Çüüşşşş, iyi ki kırk yılın başı bir kefalini verdin haaa. Hadi bakalım, yürrüüü anca gidersin.

-Abi bu herif harbi manyak ha.

-Boş ver takma kafana, şimdi sen onu bırakta Kuro bizi neden çağırttı sen onu düşün.

Merdivenlerden yukarı Kuro’nun odasına çıkarken Mustafa,

-Dur bilader sigaraları çorapların içine zulalıyalım, şimdi o bizim üstümüzüde arar odasında. Ben paketi daha yeni aldım, kaptırmıyalım enayi gibi.

-İyi tamam, hadi.

Tak, tak, tak. Birden Kuro içerden bütün azametiyle gürledi.

-Gir.

-Buyrun hocam, bizi çağırmışınız.

-Gelin bakalım… Ne bu koku, güruh herifler ? Yine sigaramı içiyorsunuz tenefüste ?

-Yok hocam, ilgisi yok. Elimiz yıkamak için tuvalete girmiştik, ordan koku üstümüze sinmiştir.

-Anlatın bakalım, çok heyecanlı oluyor. Tabi bende inandım. Şimdi üstünüzü arasam tekel dükkanı gibisinizdir.

-Yok hocam, isterseniz arayın valla.

-Kesin safsatayı…. Sizin bir Jazz grubunuz varmış, doğrumu bu ?

-Doğru da, değil hocam.

-Ne demek doğru da değil. Bir şey ya doğrudur, ya da değildir. Saçmalayıp durmayın sabah sabah karşımda.

-Yani hocam, biz jazz grubu değil, Rock grubuyuz.

-Rock mı, o da nedir öyle ?

-Hocam yeni çıkan bir müzük türü.

-Yani bir müzik grubunuz var, öyle değilmi ?

-Evet var hocam.

-Tamam işte bende onu diyorum zaten. Başlatmayın beni rock ınızdan bokunuzdan. Siz bitlisler gibi çalabiliyormusunuz ?

-Kimler gibi hocam ?

-Bitlis oğlum, Bitlis. Hiç duymadınızmı o mantar kafalı adamları ?

-Haa, tabi hocam duyduk, Beatles ları diyorsunuz.

-Evet, ben ne diyorum peki ?

-Tabi hocam, çalarız evelallh.

-Şimdi beni iyi dinleyin. Eveli sene Milliyet’in yarışmasında okulumuza 3. lük kazandıran arkadaşlarınız, biliyorsunuz onlar mezun oldu. Geçen senede bir varlık gösteremedik. Daha doğrusu bir orkestra çıkaramadık koca okuldan.

-Evet hocam biliyoruz.

Bu arada Kuro düğmeye basar ve hademeyi çağırtır.

Tak, tak, tak…

-Buyrun müdürüm.

-İsmail evladım, git bana hemen Müzik hocasıı Şekür beyi ( Şekür Ertüzün: Türkiye’nin gelmiş, geçmiş en büyük Çigan müziği üstatı, virtiyözü, T.R.T klasik batı müziği dairesi başkanı, İzmir devlet konservatuarı müdürü ve benimde kendisinden 5 yıl keman gersi aldığım hocam. Kendisini sevgi ve saygıyla anar, allahtan rahmet dilerim. ) çağır.

-Başüstüne müdürüm.

Az sonra Şekür bey gelir.

-Buyrun müdür bey, beni istemişsiniz.

-Evet Şekür bey, bu bizim haylazların bir Jazz grubu varmış. Eğer sizcede uygunsa bu sene bunları yarışmaya sokalım. Malum, okul prestiji.

-Tabi, olur müdür bey. Yavuz zaten benden 5 yıl boyunca keman dersleri almıştı, iyi bir öğrencimdi. Armoni bilgiside fena değildir, ben de zaten yardımcı olurum onlara. İmkanları da var, babası da T.R.T de benim müdürüm olur.

-Tamam Şekür bey, durum sizin yönetiminizde o zaman.

-Siz hiç merak etmeyin müdür bey.

-Çocuklar, hadi bakayım, sizde sınıfınıza dersinize.

-Tama hocam.

Diyerek biz dışarı çıktık. Mustafa,

-Bilader dersin bitmesine 15 dakika kaldı, kaynatalımmı dersi ?

-Boş ver ya, şimdi Kuro bizi ortalarda görmesin, başımıza iş almayalım.

-Yavuz, ayağımıza gelen şansın farkındamısın ?

-Olmazmıyım, tabiki. Hep böyle bir şeyi hayal edip durmazmıydık ? Düşünsene bir kere, Atatürk kapalı spor salonun da beş bin kişi önünde sahne alacağız. Manyak bir olay, Kuro’nun dediklerini odasında duyunuca harbiden çok ters geldim lan. Kulaklarıma inanamadım valla.

Tam bu esnada müdürün odasının kapısı açılır ve Şekür beyle Kuro odadan çıkarlar. Kuro bizi hala sınıfın kapısının önünde görünce, bütün koridorları çınlatan gürlemesi ile,

-Güruh sürüleri, siz hala kapının önündemisiniz ?

-Yok hocam, bizde şimdi içeri giriyorduk zaten.

Diyerek sınafa daldık.

Kısa bir süre sonra tenefüs zili çalmıştı. Koşarak merdivenlerden inip hemen keşhanedki yerimizi aldık. Az saniyeler sonrada Can geldi.

-Beyler, ne oldu, Kuro sizi neden çağırtmış ?

Bizde geçen konuşmaları detaylı bir şekilde olduğu gibi ona aktardık. Can’ın sevincinden tuvalette bir amuda kalkmadığı kaldı.

-Doğru söyleyin lan, şimdi siz ikiniz harbiyatmısınız, yoksa olimpiyatmısınız ?

-Harbi söylüyoruz be, adama bak inanmıyo iyimi !

-Ya inanıyom, daha doğrusu inanmak istiyom da, inanamıyom. Peki, kuro nerden biliyormuş bizim grubumuz olduğunu ?

-Ne bileyim ben, o heycandan sormak aklımıza gelmedi.

-Ulan amma manyak heriflersiniz ha. İnsan sormaz mı bunu ?

-Çok merak ediyorsan git Kuro’nun odasına, ” Müdür, sen nerden biliyon bakayım bizim Rock’çı olduğumuzu len ” diye sor. Ondan sonra o da senin kafanda bir bateri solo geçsin gör bakalım, Kuro’mu daha iyi davulcu, yoksa İan Peace mi ?

Bütün keşhane müdaimleri hepsi birden,

-hah hah hah ha, kah kah kah ka, kih kih kih kih…

Bölüm 3

O güne kadar bir kaç okul bahçesinde verdiğimiz küçük konserler haricinde, hiç bir ciddi sahne tecrübemiz olmamıştı. Zaten o dinletilerimizde de genel olarak beğenilmemiştik. Çoğu öğrenciler dalga geçmişti, elindeki o testereyi bırak diyerek ( fuzz pedalından dolayı ). Ama bütün bunlara rağmen yinede umudumuz kırılmıyordu. Günün birinde yaptığımız bu müzik türünü bütün dünyanın dinleyeceğine inanıyorduk.

Çünki bu müzikte sadece aşk değil,

yanlış olan her tür düzene karşı protesto vardı,

ezilenlerin, aşağılananların isyanı vardı.

Baş kaldırı vardı.

Örümcekleşmiş beyinlerin silinmesi vardı.

Enerji, ruh ve dinamikler vardı.

Biz vardık.

Eğer böyle bir müzik ile biz özdeşleşebiliyorsak, başkalarıda olabilirdi. İhtiyacımız olan tek şey, sabır ve mücadele hırsımızın kırılmamasıydı. Bütün bunları yaşıtlarımıza anlatabilmek için büyük kitlelere, büyük platformlara gereksinim vardı.

İşte onun içindirki, ayağımıza kadar gelen bu şans, bu yarışma bizm için çok, ama çok önemliydi. Kendimizi bundan daha iyi kanıtlayabilmenin başka bir yolu olamazdı.

Milliyet’in yarışmaları önce bölgesel olarak yapılıyordu. Türkiye’nin her bölgesinden katılan liseli gruplar arasından, kulvarlarında en iyisi seçilen okul, İstanbul’da yapılan finallere katılmaya hak kazanıyordu. Sadece Marmara bölgesinden, sayı olarak daha fazla oldukları için, birden fazla okullar finalist olabiliyordu.

Yarışma 3 katagoride gerçekleştiriliyordu, icra ( cover ), beste ve düzenleme dallarında olmaka üzere. Katılımcılara yönlendirilmiş çok kesin ve katı kuralları vardı ve bunlara uymayan gruplar derhal diskalifiye ediliyorlardı. Fakat o yıllarda Türkiye’de ki en saygın, en ciddi ve en popüler yarışmaydı. Bir çok ünlü sanatcıların yolu önce bu köprü üzerinden geçiyordu ve adeta sanat hayatında ordan elde edilen bir başarı bir akseptans gibiydi.

Jüri üyelerinde de şimdilerde olduğu gibi abuk sabuk kişiler olmuyordu. Genelde o yılların en büyük müzik otoriteleri, en uç sanatçıları ( Rahmetli Barış Manço, rahmetli Cem Karaca, Ayten Alpman, Bülent Özveren, konservatuar müdürleri gibi ) ancak jüri de yer alabiliyorlardı.

Yine güzel bir sonbahar akşamı Mustafa ların alt katta balkonda “peace” yapıyorduk. Can,

-Beyler, biz bu yarışmaya katılcaz ama bir solistimiz bile yok. Kuro bunu bir bilse bizi hemen s….r eder, birde okuldan da kovar. Nağapcaz ?

-Abi okulun her tarafına ilan asacağız yarışma için solist aranıyor diye. Başka ne yapabilirizki ?

-Eyvallah bilader, bencede en iyi fikir bu. Dışarıdan birini alamayacağımıza göre !

-E iyi, hadi bunu hallettik, bizde ne beste var, nede düzenleme. Hadi bunları da geçtik, icra olarak ne çalcaz ? Led Zeppelin’den ya da Black Sabbath’dan mı ? Ulan herifler bizi sahnede taşa tutarlar be. Yavuz, bana biraz daha rakı koysana bilader, sen ne biçim sakisin ?

-Kardeşim sende sünger gibi adamsın valla. Biraz yavaş git ya, biz de içiyoruz.

-Ya rakı makı diye bağırıp durmayın, şimdi peder duycak yukardan gelcek aşağıya, etcek bacağımıza. Şu işin bokunu çıkarmayın ya.

-İyi iyi, tamam öf. Sende amma tırsıyon ha.

– Eğe, nasıl halledeceğiz bu işleri ?

-Abi, bence icra konusunda diğer bütün her kezin yaptığı gibi akıllı uslu bir parça çalcaz.

-Nasıl yani ?

-Nasılımı var, içinde fuzz olmayan, slow, mümkünse Türkçe, yaygarasız, akıll uslu bir parça çalcaz.

-Yok ya, başka ! ?

-Yoksa yarışmadan sonra akşam eve hepimiz omlet olarak döneriz.

-Nasıl olacak o iş ?

-Sahnede kafamıza atılcak yumurtalarla.

-Ya bırakın şimdi gırgırı. Bence sert rock bir parça yapalım ama jüriyi de fazla ürkütmesin, yani fazla yam yam bir şarkı olmasın. Ama içinde fuzz, wah wah olsun. Boşunamı aldım ben bu pedalı. Bir ton da para verdik. Böyle bir yerde kullanmayacağımda nerde kullanacağım, hep provalardamı ?

-Bilader bak ben sana söyleyeyim, jüri senin fuzz ın sesini duyduğu anda biz yarışmayı daha elemelerde kaybederiz. Sonradan demedin demeyin. Benden söylemesi.

-E iyi. O zaman oturalım Ajda Pekkan’dan bir parça çalışalım.

-Sende vur dedik öldürdün ha.

-E öyle bilader. Bu yarışma işi çıktı hepinizin müzik kafası değişti. Biz bu yarışmaya kendimizi duyurmak için çıkmak istemiyormuyuz ? Bu müziği millete tanıtmak için yapmıyormuyuz ? Yok wah wah kullanma, yok fuzz kullanma. Neymiş efendim Led Zeppelin çok yam yam kaçarmış, Black Sabbath taş attırırmış, ne diyorsunuz siz beyler? Harbiden anlamıyorum yani. Bir yarışma hikayesine yolumuzdan, idealimizden sapacaksak, sokayım ben o yarışmaya.

-İyi tamam kardeşim, ne kızıyon ya ?

-Abi ne kızıyorsunumu var ? Düne kadar nasıldık, ne düşünüyorduk, şimdi nasıl konuşuyoruz. Bütün sevdiğimiz gruplar zannediyormusunuz ki bulundukları konuma önlerine hiç bir engel çıkmadan geldiler ? Daha biz en baştan önümüze bir çakıl taşı çıktı diye hemen su koyuveriyoruz.

-Hadi iç şu rakını da sen tazeleyelim şunları.

-Bir de şöyle bir sorun var. Bizim çalışmalara Kuro ile Şekür bey illaki bi gelecektir. Kuro bizim yaptığımız müziği bi duyarsa bizi ömrümüzün sonuna kadar mezun etmez ha. Haberiniz ola.

-Ya onlar geleceği zaman bizde bir Türkçe pop çalarız, bu parçayla katılacağız deriz.

-Len allahın manyağı, o herif bizi yarışmadan sonra kurşuna dizer. Okulumu, şerefimi iki paralık ettiniz diye.

-Dizerse dizsin anasını satayım, napalım yani ?

-Ya beyler, şu bizim ” The House Of The Rising Sun ” ın Animals versiyonunu kafamıza göre değiştirip, sertleştirip, orijinal diye bilmem kim grubunun parçası olarak kakalasak olmazmı ? Nerden bilcekler o grubun kim olduğunu ? Bütün jüri üyeleri bizim Çiğli Amerikan radyosunumu dinliyorlar sanki ? Yayını bi Bostanlı’dakiler biliyo. Alsancak’da kiler bile dinlliyemiyo.

-Ulan harbiden iyi fikir ha.

-Eyvallah, hiç kimselerde anlamaz valla.

-Parçanın başına ben şöyle fuzz ile güzel bir solo yazdımmı, şan altlarına da wah wah la bir de güzel arpej, ritim döşedimmi, birazda yorumu sertleştirdikmi, olur sana fıstık gibi hard rock bir parça.

-E kardeşim o zaman o parça zaten bizim sayılırki.

-Çüş devenin pabucu, o kadar uzun boylu değil. Besteyi bizmi yaptık ki parça bizim olsun ? Yok boş ver bizim olmasın, zaten biz bunu icra diye kaktırcaz. Uyandırmayalım milleti.

-Lan istermisiniz sonradan herifler bizi sahtekarlıkla suçlasınlar !

-O zaman bizde bizim grubun adını değiştiririz, bilmem kim grubunun versiyonundan deriz. Sanki ” The House Of The Rising Sun ” sadece bir Animals dan mı var yani ? Daha eveli gün Çiğli Amerikan’da dinledim, Frijid Pink diye birileri daha yapmış aynı parçayı. Hemde çok ta baba olmuş. Fuzz lı mazlı, sololu mololu. Harbiden çok hoşuma gitti.

-Tamam işte bizde öyle bir şey yaparız.

-Mustafa, yukardan dolaptan biraz dolma kapıp gelsene. Kayıntı bitti, sırf rakı içiyoz burda hemşerim.

-İyi dur kıza söyliyeyim o getirsin, şimdi pederi uyuz etmeyelim akşam akşam.

-Beyler benim kafam harbiden bir inceden iyi oldu. Sonra Remzi’nin oraya çorba içmeye gidelimmi ?

-İyi olur valla gidelim, bana uyar.

-Ulan girdik ya boyumuzdan büyük bir işin içine, allah sonumuzu hayrede.

O akşam çorbacıda kesin kararımızı vermiştik. “The House Of The Rising Sun ” ı hazırlayacaktık. Hemen yoğun çalışmallara başladık. Okul haricinde, her fırsatta Can’ların apartmanındaki kazan dairesine gidiyorduk prova yapmaya. Bu arada Kuro’dan bin bir güçlükle izin aldıktan sonra, okulun muhtelif yerlerine yarışma için şarkıcı aranıyor diye ilanlar da astık. Nerdeyse okulun yarısı aday olarak müracaat etti. Meğerse meşhur olmaya ne kadar çok meraklı varmış ! Bu talep karşısında epey şaşırmıştık, ama zaman buldukça hepsini teker teker denemeye gayret ediyorduk. O sene bizim sınıfa başka bir kolejden Bülent diye bir çocuk gelmişti. İngilizcesi çok süperdi. Bir gün sınıfda

-Beyler icra olarak hangi parçayı yapacaksınız ?

-The House Of The Rising Sun ı

-Hadi ya ben o parçayı biliyorum. Eric Burdon’dan defalarca dinledim. Geçen yaz bir arkadaşım Amerika’dan Long Play ini getirmişti. Neden bir de beni denemiyorsunuz ?

Hoca henüz daha sınıfa girmemişti.

-İyi söyle bakalım. Sözlerini ezbere biliyormusun ?

-Buda bana sorulurmu, hastasıyım ben o parçanın.

-E hadi o zaman.

-……………………………………..

Daha ilk dörtlüğü bitirmemişti. Mustafa ile ” tamam, işte şarkıcı bu ” dedik. Sesinden ve sert yorumundan, özellikle dik olan kısımları okumasından çok etkilenmiştik. Tam bir rock çı ağzı vardı. Aksansız İngilizce’si mükemmeldi.

-Bilader, dersten sonra bizimle prova odamıza gelirmisin ?

-Ne o yani, şimdi ben alındımmı gruba ?

-Yoğo, kim dedi onu ?

-Ne bileyim, çağırıyorsunuz ya !

-Sen bir provaya gelde ondan sonra konuşuruz. Çıkışda hep beraber birlikte Bostanlı’ya gideriz.

-Tamam.

Bülent bizi çok beğenmişti. Bizde onu.

En nihayet bir solistimiz vardı. Kafa yapısıda bize çok uyuyordu. Üç beş provadan sonra birbirimizle iyice kaynaşmıştık. Ansamble ı hemen yakalamıştık.

Bir gün keşhaneye yanımıza Can’ların sınıfından bir çocuk geldi.

-Selamın aleyküm. Çalışmalar nasıl gidiyor ?

-İyi valla, fena değil.

-Ben de org çalıyorum, bir gün çalışmalarınıza bende gelebilirmiyim ?

Can hemen,

-Lan İhsan, sen orgmu çalıyon ?

-Evet.

-E bu güne kadar neden bundan hiç bahsetmedin ?

-Fırsat olmadı.

O gün İhsan da ( nam-ı diğer: Mozart ) gruba son eleman olarak katılmıştı. Artık formasyon tamamlanmış ve en son şeklini almıştı. Mozart gerçekten çok iyi bir klavyeciydi. Uzun yıllar klasik müzik eğitimi aldığını ve rock müzikteki gelişmeleri yakından takip ettiğini söylemişti. Birlikte yaptığımız ilk provada Deep Purple’ın ” Child İn Time ” ını baştan aşağı çaldığında hepimiz çok ters gelmiş ve çok feci şekilde yamulmuştuk. Nota ve Armoni bilgisi çok iyi düzeydeydi. Onunla iyi anlaşabiliyordum, zira grupda nota yazıp okuyabilen sadece ikimizdik.

Mozart da gruba katıldıktan sonra Provaları her gün yapmaya başladık. Fakat sayımız beşe çıkınca kazan dairesi yetersiz gelmeye başlamıştı. Müzik hocamız Şekür beyden Kuro ile konuşup okulda bize bir prova odası ayarlamasını rica ettik. Bir kaç gün sonra yatakhanenin en üst katında bir oda çalışmalarımız için tahsis edildi. Hemen ertes igün bütün aletleri oraya taşıdık. Kazan dairesinden sonra o oda bizim için gerçekten muhteşemdi.

Ege bölgesi elemelerine on gün kadar bir zaman kalmıştı. Bu arada Kuro bizleri sık sık odasına çağırıp, çalışmaların hangi aşamada olduğunu ve bir isteğimizin olup olmadığını soruyordu. Bizde zamanın azlığından şikayetçi olduğumuzu ve eğer mümkünse son hafta öğleden sonraları derslerden muaf tutulmamızı istemiştik. Bunun üzerine Kuro, bunu düşüneceğini ve bizlerle tekrar görüşeceğini söylemişti.

İcra parçamızı iyice oturtmuştuk. Düzenleme parçamızıda nerdeyse yarılamış ve son haftaya girmiştik. Hepimizde stres hat safhadaydı. Beste ile ilgili daha hiç bir çalışmamız olmamış ve sinirlerimizde son derece gergindi. Grup içinde nedensiz ve gereksiz yere birbirimizi kırabiliyorduk. İşte tam bu sırada Kuro’dan gelen bir haber hepimize ilaç gibi gelmişti. Artık öğleden sonraları derslere girmememize izin verilmişti. Bir kaç gün içinde yoğun bir çalışma temposuyla düzenlemeyide tamamlamıştık. Elemelere üç gün kala Kuro haber göndererek bizi odasına çağırttı.

-Tak tak

Yine bir gürleme sesi,

-Gir.

Hepimiz sırayla içeri girip,

-Buyrun hocam, bizi istemişsiniz.

-Evet. Nasıl gidiyor çalışmalar ?

-İyi hocam, gayet iyi.

-Peki bu yarışmada kaçıncı olacaksınız ?

Hepimiz garip bir şekilde birbirimize bakarak,

-Valla bilmiyoruz ki hocam. Böyle bir yarışmaya hepimiz ilk defa katılıyoruz.

-Bilmiyoruz ne demek ? Ha, ne demek bilmiyoruz ? Her gün gece yarılarına kadar yukarda yatakhanenin üstünde tepinip duruyorsunuz, bütün mahalleyi ayağa kaldırıyorsunuz, avaz avaz deliler gibi yırtınmaktan (Bülent’e bakarak ) hiç bir yatılı öğrenciyi uyutmuyorsunuz, ondan sonra da bilmiyoruz diyorsunuz, öylemi ? Hepinizin hakkında bütün ders hocalarınızla konuştum moloz yığınları. Dökülüyorsunuz hepiniz. Haylaz herifler.

En başta duran Mustafa’ya dönerek,

-Senin bir tane zayıf olmayan dersin varmı müzik haricinde. Şu boyundan posundan utan.

-………………….

Can’a dönerek,

-Ya senin yanındaki güruhdan bir farkın varmı ?

-………………….

Mozart’ bakarak,

-Sende matematik, fizik ve kimya için özel ders alacaksın. Anlaşıldımı ?

-Tamam hocam.

-Cevap istemiyorum. Sersem şey.

-………………….

Bu sefer bana dönerek,

-Sen, ya sen koca moloz. Beden eğitiminden, tarihden, coğrafyadan zayıf alınırmı ? Oğlum askerlik dersinden de zayıf olurmu ? Sen fen derslerinden ve matematikten nasıl hep dokuz, on alıyorsun ? Kopyamı çekiyorsun yoksa yanındakinden ? Kim oturuyor senin yanında ?

Ben Mustafa’yı göstererek

-Bu oturuyor hocam.

Kuro anlamakta güçleniyormuş edasıyla bir Mustafa’ya, bir bana bakar. Sonra Bülent’e dönerek,

-Senin babanı çok iyi tanıyorum. Arkadaşımdır benim.

-Biliyorum hocam.

-Sana bilip bilmediğini sormadım moloz. Cevap istemiyorum. Bak ayağını denk al, yakarım senin çıranı. Gece yarılarına kadar kıçını yırta yırta, avaz avaz bağırmayı biliyorsun da, ders çalışmayımı bilmiyorsun ? Gözüm hepinizin üstünde. Hele bu yarışmada bir üçüncü bile olamazsanız o zaman gösteririm ben size dünyanın kaç bucak olduğunu. Artık öğleden sonraları derslere girmemezlik de yok. Yıkılın çabuk karşımdan, görmesin gözüm sizi.

-……………………..

Aceleyle, kaçarcasına hepimiz Kuro’nun odasından çıkıp doğru keşhaneye indik. Tabi hepimizin suratları on karış.

-Ver len bi sigara.

-Al.

-Yokmu kimsede dibi pamuklu.

-Sigarayı buldun da pamuğunu arıyon.

-Abi, bazan şu Kuro’ya ne biçim gıcık oluyom ya iyimi. Herif kolejin reklamından başka bi bok düşünmüyo. Şunun şurasında yarışmaya üç gün kalmış, adamın bize verdiği morala bak.

-Valla ben bi ara bize girişcek sandım. Çok feci kızdı. Galiba etrafdan, sağdan soldan şikayet ettiler gürültüden.

-Nağapcaz şimdi biz ? Moraller gram.

Tam o sırada nöbetçi hoca tuvalete girer.

-Oğoo, sohbetiniz bol olsun çocuklar. Sigaraların yanına bir de çay alırmıydınız acaba ? Verin bakayım sınıf ve numaralarınızı.

Bölüm 5

Tuvalette nöbetçi öğretmen bize yaptığı suç üstünden sonra, numaralarımızı müdür beye verilmek üzere müdür yardımcısı Zeki beye vermişti. Binbir söz ve yalvar yakardan sonra bu olayı müdür beye aktarmaması için kendisini güç bela ikna etmiştik. Zeki bey çocukları çok seven, her zaman onların arkasında olan, çok kaiteli bir eğitimciydi ( eğer yaşıyorsa kulakları çınlasın, öldüyse allah gani gani rahmet eylesin. Kendisini sevgi ve saygıyla anıyorum ).

Odasında bize,

-Aman çocuklar bu aralar müdür beye pek gözükmeyin, çok sinirli. Sizin yatakhanenin üstündeki çalışmalarınızdan etraftan çok rahatsız olmuşlar ve emniyete şikayet etmişler. Hatta orda bayağı bir emniyet mensupları ile tartışmış. Bu yüzden bu yarışmaya katılım işinizi bile iptal edecekti. Akla karayı seçtim onu bu düşüncesinden vaz geçirebilmek için.

-Hocam allah sizden bin kere razı olsun.

-Hocam allah ne muradınız varsa versin.

-Hocam tuttğunuz altın olsun.

-Hocam allah sizi burdan kurtarsın.

-Tamam, tamam, bu kadar da yağcı olmayın.

-Ne yağı hocam ! Biz sizi gerçekten çok seviyoruz… Bütün öğrenciler sizi çok seviyor.

-İyi ki varsınız. Ya sizde olmasaydınız bizi kim kurtarırdı Kuro’nun,.. şey pardon, yani müdür beyin gazabından hocam ?

-Çocuklar, o kelimeyi bir daha duymayayım. Hiç yakışıyormu sizlere böyle konuşma ? Hepiniz pırlanta gibi gençlersiniz, tesüf ederim…. Söyleyin bakalım bana ne isim taktınız !

-O nasıl söz hocam öyle. Size isim takmak kimin haddine düşebilir ? Zaten böyle bir terbiyesizliğe yeltenen anında karşısında bizi bulur hocam.

-Siz bizim Zeki babamızsınız.

Oda da beşimiz hep bir ağızdan,

-Ze-ki ba-ba, Ze-ki ba-ba, Ze-ki ba-ba……………

-Yeter, tamam çocuklar, şimdi indireceksiniz müdür beyi aşağıya. Hadi bakalım artık sınıflarınıza ve lütfen sizden rica ediyorum, artık bir daha böyle bir şey olmasın.

-Siz merak etmeyin hocam.

-Hocam bir emriniz varmı ?

-Sessizce sınıflarınıza gidin başka bir şey istemiyorum….

O gün okuldan çıktıktan sonra hiç birimiz prova odamıza gitmeye cesaret edemedi. Sadece bir ertesi günümüz kalmıştı ve bizim hala daha bir bestemiz yoktu. İşin kötüsü aletler de yatakhanedeydi ve başka bir yerde de çalışma yapabilecek hiç bir olanak yoktu. Beşimiz okulun çıkış kapısı önünde toplanmıştık.

Söze Bülent başladı,

-Beyler nağapcaz ya ?

-Valla benim beynim durdu hiç bir fikrim yok.

-Vaz geçelim anasını satayım biz de bu işten, Kuro da görsün o zaman gününü. Nahh yapar o vakit okulun reklamını.

-Ya kesin şu saçmalamayı be bilader. Yüzdük, yüzdük kuyruğuna kadar geldik. Şimdi pesmi edeceğiz yani ?

-Ağalar, akşam takılalım birimizin evinde. Hem kafaları çekeriz, hemde konuşuruz ne bok yicez diye. Tamammı ?

Kemal,

-Akşam bizim ev müsait bizde takılalım. Dün akşam peder Phillips marka stereo bir pikap getirdi, hem peace leniriz, hem müzik dinleriz, hemde işleri konuşuruz. Tamammı ?

-Af buyur, nasıl bir pikap getirdi ?

-Stereo, iki tane kabini var.

-İki kabin niye lan hemşerim ? Tek iyi bir kabin yetmiyormu ?

-Bilader bu yeni bir sistem, stereo ******. Kabinin birinden gitar sesi geliyo, öbüründen de org. Davul, bass ve şarkıcı ortada.

-Len hani iki kabin vardı ! ? O zaman üç kabinli yani, demi ?

-Hayır be kardeşim, üçüncü kabin yok. Ama üç kabin varmış gibi şarkıcı, davulcu falan ortadan ********.

-Lan mann-yak, sen bizlen ta.akmı geçiyon ? Üçüncü kabin olmadan ortadan sesler nasıl çıkcak ?

-Ya kardeşim ben sizlere şimdi ne anlatsam boş. Görmeden, dinlemeden zaten anlamanız mümkün değil. Evde bende ilk dinlediğimde aciğip şekilde ters geldim. Hemde pederin Edit Piaff’ıyla.

-Tamam o zaman akşam Kemal’lerde toplanıyoz. Her kez kendi peace ini alsında gelsin. Varmı itirazı olan ?

-Yoook.

-Hadi bana o zaman eyvallah

-İyi hadi güle güle

-Tamam, görüşürüz akşama.

Ben evde yemekten sonra Kemal’lere gittiğimde Can ile Mustafa ordaydı. Hepsi salonda pickup ın başına toplanmışlardı.

Mustafa daha ben içeri girer girmez,

-Abi ben böyle bir numara görmedim. Tamamen piskopat bi cihaz… Ters gelcen, ters… Kemal, koy len şuraya Uriah Heep in longunu. Dinlesin bakalım nasıl yamulcak.

-E hadi çalın bakalım da dinleyelim.

-Haayır, şimdi olmaz. Mozart’la Bülent de gelsin ondan sonra.

-Ya yapma işte keçilik, koy da şunu dinleyelim.

-Tamam be kardeşim, ne acelen ? Hem peace leri de koyalım önce ondan sonra başlarız. Bülent’le de Mozart şimdi nerdese gelir. Gebermeyin hemen bu kadar aceleden, gece uzun.

Kısa bir süre sonra kapı çalar. Bülent ve Mozart içeri girer.

-Selamın aleyküm lan ağalar.

-Nerde kaldınız, sizi bekliyoz burda lan kırk saat ? Daha gelmediniz diye bu Kemal manyağı bir türlü çalmıyo bi şey.

-Abi napalım, yatakhanede yoklama vardı. Yoklamayıda Kuro kendi yaptı bu sefer. Bi türlü sıyıramadık.

-Eeeğee

-İsmail’i ( yatakhane görevlisi ve gece bekçisi aynı zamanda da müdür beyin akrabası ) kafaya aldık, o bizi bu gece idare etcek.

-İyi, işallah okumaz ama sizi İsmail aranız bozulduğunda Kuro’ya !

-Hele bi öyle bi şey yapsın, sı.arız onun gagasına.

-Aldınızmı lan peace lerinizi ?

-Aldık.

-Ne aldınız Mozart ?

-Ne alcaz ya, rakı aldık tabi.

-İyi, bu akşam hepimiz rakıcıyız.

-Hangimiz sakilik yapcak ? Hadi Mustafa bu akşam sen yap.

-Tamam bilader yaparız.

-Ya Kemal, koy artık şu pilağı da dinleyelim be bilader.

-İyi tamam, siz peace leri koyun bende plağı koyayım.

-Ama Uriah Heep’i koy onu dinleyelim.

-Tamam iyi onu koyuyoz işte.

Müzik çalmaya başlar.

Hepimiz büyük bir şok içinde kilitlenip kalmıştık sound a. İnanılmaz netlikte ve kalitede bir ses vardı. Bütün enstrumanlar tek tek seçiliyordu. Her şeyi çok iyi ve çok geniş olarak duyabiliyorduk. Parçanın ortalarında Kemal,

-Hani varmıymış üçüncü kabin ?

-Abi, ben harbiden çok ters geldim ya, bu nasıl bi iş ?

-Hakkatten ya, nasıl oluyor bu ?

Bülent,

-Ulen kocakarılar gibi çeneniz çalışıyo haa, susunda şunu bi dinleyelim.

Can, usulca yanında oturan Mustafa’ya,

-Abi bu işte bi abidik kubidik, ya da bi ali Cengiz oyunu var. Nasıl bi ses bu ya ?

-Bilader harbiden bende anlamadım ne iş ! ! !

Bir yandan müzik dinlerken, bir yandan da rakılarımızı yudumluyorduk. İlk şaşkınlığı atlattıktan sonra,

-Demekki bu herifler esasında böyle çalıyo. Bi de bu adamları konserlerinde dinlesek, heralde hepimizin dibi düşer. Aciğip bi şey.

-Marşalların soundu nasıl ama ? Şimendifer gibi herifler haaa.

-Harbiden ya, biz haybeye burda uraşıyoz. **** yarından sonra beşbin kişiye de rezil olcaz…

-Ulen Kuro, Ulen Kuro. Şu saata bu bize yapılcak işmi ?

-Abi adam bizi düpe düz sattı.

-Ya bari aletler elimizde olsaydı hiç olmazsa icrayla düzenlemeye çalışırdık daha.

-Eğee beste yok !

-Sat anasını bestenin, bizde çıkar aslanlar gibi iki parça çalardık, inerdik. Şovumuzuda fıstıklar gibi patlatırdık.

-Ondan sonra da diskalifiye olurduk, ömür boyuda beklerdik liseden mezun olcaz diye.

-E peki yarından sonra yarışmaya çıkmazsak, sen liseden mezun olabileceni sanıyonmu gerzek ?

-Beyler bir dakka, benim bir fikrim var. Biz oraya çıkmasak, ya da iki parçayla da çıksak, neticede Kuro üstümüzden tramvay gibi geşmicekmi ? Geşcek abi. Eğee, kaybedicemiz ne var ? Olsa olsa, her iki şekilde de skandal olur. Bu da okulun iyi bir reklamı demektir. Reklamın iyisi, kötüsü olurmu ? Düşünün bi kere. Beki böylelikle Kuro’nun gazabından da yırtarız. Hem beşbin kişiye de canavarlar gibi havamızıda atarız, müziğimizide yaparız…..

-Abi herif doru sölüyo lan valla. Harbiden, ne kaybederiz ki ?

-İyi de keşke biraz daha çalışabilsydik. Bende şu ritimleri iyice bi oturtsaydım….

-…………………………………

-Tamam lan, peace ler bittikten sonra gidip yatakaneyi basıyoz, aletleri de alıyoz ordan. Sonada götürüp Can’ların kazan dairesine atıyoz. Yarında hiç birimiz okula gitmiyoz. Hemen acil bi yer bulup öbür gün ölene kadar çalışıyoz… Varmısınız anasını satayım, ha varmısınız ?

Hep bir ağızdan,

-Varız….

-Bu gece basıyoz yatakaneyi. Madem ***, o zaman da ****. Dinsizin hakkından imansız gelir…

Bir deli cesaretiyle, kim bilir belki alkolün de etkisiyle, sabaha karşı iki sularında ailelerimizin arabalarını alarak geldik yatakhanenin önüne. Kapıyı açan İsmail’e ellerimizdekileri göstererek, ” ya canını, ya da aletlerimizi ” deyince İsmail’in birden beti benzi attı ve tamam gelin içeri diyerek kenara çekildi. Bütün öğrenciler uyuyordu. Hep birlikte yanımıza İsmail’i de alarak çıktık en üst kata. Mümkün olduğunca fazla ses çıkarmadan üç arabaya bütün aletleri yükledik. Ordan da doğru Can’ların kazan dairesine.

Artık ok yaydan çıkmış ve geri sayım başlamıştı…

Bölüm 6

Bütün aletleri kazan dairesine bıraktıktan sonra sahildeki Grup kahvesine gelmiştik. Saat sabah beş gibiydi. Bir kaç sevgili çiftten başka kimseler yoktu. Yorgunluk ve uykusuzluktan bitmiş bir halde sandalyelerin üstüne yığılmıştık. Hiç birimizin ağzını bıçak açmıyordu. Büyük bir harpten çıkmış yorgun savaşçılar gibiydik. Her kezin gözü bir noktaya kilitlenmiş, hiç kımıldamadan öylece oturuyorduk. Adeta konuşmadan birbirimize birşeyler anlatıyorduk, ” eyvah biz neler yaptık ” der gibi.

Ağır bir eda ile şafak sökmeye başlamıştı.

Aniden, ” Doğan Güneşin Evi ” ndeki sessizlik bir hıçkırık sesi ile bozuldu. Ardından diğerleri de katıldı bu duygu seline.

Ağlıyordu altı genç adam haykırırcasına tan vakti sessizliğinde… Kim bilir, akan gözyaşları belkide isyanlarının başka bir şekliydi. Belki de çaresizliğin siyah beyaz bir resmiydi. Yanıbaşlarında ki deniz, bütün suskunluğuyla dinliyordu onları ve patlayan duygularını. Şahitti o bu başkaldırıya, tıpkı kendisinin fırtınaya isyanında olduğu gibi.

Uzun süren bir sessizlikten sonra yaşam yeni bir güne yine merhaba derken,

-Arkadaşlar, okula gidip Kuro ile konuşmalıyız. Dün geceki olaydan sonra belki bizi polise de şikayet etmiştir.

-Evet, bencede gidip konuşalım başımıza daha büyük işler almadan.

Hep birlikte yürüyerek okulun yolunu tuttuk. Geldiğimizde daha ders zili çalmamış, her kez yeni geliyordu.

Biz de okul kapısının önünde müdür beyin gelmesini bekliyorduk. Tabi bizim onu beklediğimizi göremeyeceği bir yerde.

Bülent,

-Beyler, benim moralim çok feci bozuk. Bu herif odasında üzerimize yürücek olursa ben bu i.neye kaynıcam, haberiniz olsun.

-Saçmalama lan mann-yak, zaten başımız belada bi de senin bokunla uraşmayalım orda. Herif istese bizi içeri attırır geri zekalı. Sen dün gece bizim ne bok yedimizi hatırlamıyon galiba kafanın kıyaklığından.

-Evet beyler, hepimiz sakin bir şekilde konuşcaz. Bülent sen sakın ağzını açayım deme, tamammı kardeşim ?

-İyi tamam ben hiç konuşmam.

Yarım saatlik stres ve heyecan dolu bekleyişten sonra müdür bey gelmiş ve yukarı çıkmıştı. Bizde on dakika kadar sonra odasına gittik. Kapısının önünde hepimizin eli ayağı titriyordu. Aslında hiç birimizin içeri girmeye cesareti yoktu ama başka yapılacak bir şey de yoktu. Son derece gergin bir vaziyette,

Tak, tak, tak….

-Gir

-Günaydın hocam.

-…………………

-Hocam biz sizinle konuşmaya geldik.

-Dün gece karıştırdığınız haltlarımı anlatacaksınız bana ?

-Evet hocam..

-Güruh herifler, sizde hiç utanma yokmu ?

-Biz güruh muruh değiliz hocam, o güruh her ne demekse…. Yeter artık… Bize bir pislikmişiz gibi davranmaktan vaz geçin. Utanması gereken biri varsa o da sizsiniz. Bizimle ya doğru dürüst adam gibi konuşursunuz, ya da …………….

-Ya da ne , ne yaparsınız ? Yoksa İsmail’e yaptıklarınızı banadamı yaparsınız ?

-Biz hepimiz sizinle buraya konuşmaya geldik, bir şey yapmaya değil. Yarın yarışma var, bütün okullar harıl harıl çalışırken biz sizden korkumuzdan kendi aletlerimizi alıp prova bile yapamadık. Ama artık sizden korkmuyoruz hocam. Siz istesenizde istemesenizde biz yarın o yarışmaya çıkacağız. Buna da siz dahil kimse engel olamayacak, çünki biz müziği çok seviyoruz. Çünki biz bu işe çok emek verdik ve bu yola baş koyduk hocam…..

-Evet hocam aynen öyle.

-Aklınızdan bile geçirmeyin bize engel olmayı hocam. Sizin bu ticaretanenizin iyi de reklamını yapcaz, daha ne istiyonuz ?

-……………….

-Demek bu kadar kararlısınız, demek her şeyi göze aldınız! Öylemi ?

Hep bie ağızdan,

-Evet.

-Doğrusunu isterseniz beni çok şaşırttınız. Bir de derslerinizde bu kadar kararlı ve istekli olsanız ne iyi olurdu.

-O da olur.

-Siz bize yardım edin, bizde derslerde başarılı olacağımıza size söz verelim.

-……………………….

-Peki benden nasıl bir yardım bekliyorsunuz ?

-Daha bestemizi yapamadık. Bugün ve yarın öğleye kadar bize çalışma yapabileceğimiz bir yer temin edin.

-……………………….

-Pekala. Çıkın biraz dışarı, kapının önünde bekleyin ben sizi tekrar çağırana kadar.

Dışarda beklerken,

-Abi Kero’ya noğoldu lan öyle.

-Duyduklarımız dorumuydu çocuklar, yoksa ben rüyamı görüyom? Mozart, cimciklesene bi kolumu.

-Bilader, biz çok daha önceden Kuro’yla bu şekilde konuşsaydık şimdi her şey daha farklı olurdu.

-Evet ya, adam bütün okulu böyle sindirdi. Bizde keriz gibi ne biçim tırsaki olduk.

Birden kapı açıldı,

-Gelin içeri.

-……………….

-Aletleriniz nerde şu anda ?

-Bizm apartmanın kazan dairesinde hocam.

-Ben şimdi Ege Yat ın müdürü ile görüştüm. Bugün ve yarın onların büyük salonunda son çalışmalarınızı yapacaksınız. Sakın orda beni ve okulunuzu küçük düşürecek bir davranışınız olmasın…. Lütfen.

-Siz hiç merak etmeyin hocam.

-Yarın sabahtan Şekür bey de çalışmanızda yanınızda olacak… Şimdi aşağıya gidin. Okulun şöförü sizi bekliyor. Hep beraber gidin ve aletlerinizi Ege Yat’a götürün.

-Sağolun hocam.

-Teşekkür ederiz.

-Yüzünüzü kara çıkarmıcaz hocam.

-Tamam hadi. Gidin şimdi…..

Dışarı çıktığımızda seviçten havalara uçuyorduk. Merdivenleri üçer beşer inerek okulun arabasına bindik. Yolda Bostanlı’ya giderken,

-Ya beyler, biz bu Kuro’yu biraz yanlışmı tanıdık ne ?

-Harbiden ha, kaç yıldır bu okuldayım onu hiç böyle görmemiştim, iyimi ?

-Ben en çok manyak Bülent’den tırstım, şimdi kalkar yine salakça bir şey yapar diye.

-Abi, adam belki bize böyle davranmak zorunda, ama esasında öyle değildir. O da Zeki baba gibi olsaydı okul Dingo’nun ahırına dönerdi o zaman.

-Tabi ya, bizim gibi bu kadar azılı heriflerle uğraşmak kolaymı ?

-Siz ne derseniz deyin, ben o herife kılm bilader.

-İyi sen öyle ol da fazlada ön yargılı olmayalım istersen ha !

-Ulan acaba Kuro bizi gece Zargo’lara gambazladımı ? Hiç bi şey de demedi.

-Sanmam abi, öyle olsaydı polisler gelirdi.

-Len keriz, dün eve gittikmiki gelip gelmediklerini biliyon ?

-Ulan Allahın zurnası, öyle olsaydı zargolar okula gelmezmiydi ?

-O da doru !

Şöför Necati abi,

-Çocuklar dün gece yatakhaneyi basmışınız ha ?

-Sen nerden duydun Necati abi ?

-Yemekhanenin aşcısı Hatcanım söyledi. Helal olsun çocuklar size. O keçi İsmail korkusundan donuna sı.mış.

-Gıcıkmısın İsmail’e Necati abi ?

-He valla, hemde nasıl.

-Ağalar, bence dün gece hepimiz direkten döndük valla. Bi de bugün Kuro’nun iyi tarafınamı denk geldik nedir ?

Necati abi,

-Çocuklar, karışmak gibi olmasın ama Abdurrahman beyi bence çok yanlış tanıyorsunuz. Bu işe başladığımda ben de önceleri sizin gibi düşünüyordum. Onu hiç tanımıyorsunuz. Daha doğrusu sadece yüzündeki maskeyi tanıyorsunuz. Esasında çok kıyak bir adamdır. Onu gerçekten tanıyıpta hiç sevmiyorum diyene hiç rastlamadım…

-Hadi bakalım, şimdi de burdan buyrun ! ! !

Aletleri Can’lardan alıp Ege Yat’a gelmiştik. Denizin içinde küçük bir ada gibi harika bir mekan. Daha önceden hiç birimiz içini görmemiştik, Bülent ve Mozart haricinde hepimiz Karşıyaka’lı olmamıza rağmen. Burası o tarihlerde yanılmıyorsam Karşıyaka spor kulübüne aitti ve yelkencilik faliyetleri sürdürülüyordu. İçerdeki büyük salona bütün aletleri kurduk. Daha sonra da oranın müdürü geldi ve bize yarın akşama kadar dilediğimiz şekilde orda çalışabileceğimizi söyledi. Tam giderken de, bizi bu kadar çok seven bir müdürümüz olduğu için çok şanslı çocuklar olduğumuzu söyledi. Tabi biz bunu duyunca nerdeyse şok olmuştuk…

O gün akşam dokuza kadar sürekli iki parçamızı çalışmıştık. Hepimiz çok yorgun olduğumuzdan daha fazla sürdüremedik. Ertesi gün sabah sekizde orda buluşmak üzere hepimiz evlerimize dağıldık.

Ben akşam eve geldiğimde annemden ve rahmetli babamdan bir sürü azar işittim, dün gece neden eve gelmedim diye. Bende sabahlara kadar çalışma yaptık diye yalan söylemek zorunda kaldım. Babam, bu uğraşmalarımızın boş olduğunu, yaptığımız müziğin müzik olmadığını ve yarışmada da asla kazanabilme şansımızın olmadığını söyledi. Nur içinde yatsın, rahmetli babacığım her türlü nefesli sazı çalardı ve çok iyi partisyon okurdu. Bende ona, ” istersen sonradan pişman olabileceğin şeyleri söyleme ” diyerek çok büyük bir küstahlık yapmıştım. O gün babama sarfettiğim bu cümle yıllarca beni yiyip bitirdi. Daha hala, bugün bile kendime lanet ederim o sözlerimden dolayı. İnşallah beni affetmiştir babam…

Sabah evde hemen alelacele kahvaltı yaptıktan sonra, bu gün bile bilmiyorum neden, Aşık Veysel’in şiir kitabını alarak çıktım. Yolda giderken kafama bir ezgi takıldı. Unutmamak için sürekli içimden tekrar ediyordum. Nasıl oldu bilmiyorum, birden kafamda ritimler, bass, gitar, klavye, hepsi oluştu. Hatta intro bile kafamda canlandı. Yol boyunca aralıksız aklımdakileri tekrar ediyordum. Geldiğimde ekip tam kadro ordaydı. İçeri girer girmez hemen elime gitarı alarak kafamdaki şan ezgisini armonize etmeye başladım. Bir yandanda melodinin notalarını yazıyordum. Mozart yanıma gelerek,

-Ne o bilader ne iş ?

-Abi bir dakika şunu bir tamamlayayım.

-………………….

Sonra la, la, lar la melodiyi söyleyerek kendime gitarla eşlik etmeye başladım.

-Ana, kimin lan bu parça.

-Kimsenin, daha doğrusu benim, yolda gelirken aklıma geldi. Hayatımda yaptığım ilk beste oluyor kendileri.

-E tamam işte, besteyi yapmışsın len sen ! ! !

-Nasıl beğendinizmi çocuklar ?

-İyi hoş süper de, biz ne çalcaz hemşerim ?

-Acele etmeyin, hepinizin çalcakları kafamda, hepinize tek tek göstereceğim.

Önce Can’a ritimleri gösterdim. Sonra Mozart’la akorlar üzerinde biraz oynadık. Arkasından da Mustafa’ya biraz bass ları anlattım. Ondan sonra da başladık parçayı çalmaya…..

Çok iyi tınlıyordu, sanki önceden defalarca çalmışız gibiydi. İntroyu da yaptıktan sonra Bülent,

-E bilader ben ne söylicem ?

Aklıma birden birlikte getirdiğim Aşık Veysel’in şiir kitabı geldi. İçini ilk defa şöyle bir karıştırırken ” Çok yalvardım, çok yakardım ” diye bir şiiri dikkatimi çekti. Baktım, hece düzeni benim melodiye çok uyuyor.

Hemen bir kenara çekilerek Bülent ile başladık sözleri ezgiye otutmaya. Bülent olayı hemen kapmıştı. Sonra üç beş kere hep birlikte denedik. Hiç de fena olmuyordu. İnanılmaz bir şekilde gaza gelmiş ve parçayı defalarca tekrar ediyorduk. Saat oniki gibi Şekür bey geldi.

Önce ona besteyi dinlettik, sonrada diğer iki parçayı çaldık.

Bittikten sonra Şekür bey,

-Valla çocuklar, son iki parçanızdan pek tatmin olmadım ama, ilki fena değildi. Bestenizmiydi o ?

-Evet hocam.

-Güzel, hanginiz yaptı ?

-Yavuz yapmış bugün yolda buraya gelirken hocam.

-Aferin, fena olmamış… Parçalarınızı bir kaç kez daha dinlemek isterdim ama zamanımız daralıyor. Saat iki de Atatürk spor salonunda olmamız gerekiyor. Yavaş yavaş toplansanız iyi olur. Daha kıyafetlerinizi değiştireceksiniz. Müdür bey hepinizin gri okul pantolonlarını ve beyaz gömleklerinizi giymenizi istiyor. Ona göre.

-Hocam sizdemi gelceniz bizimle ?

-Evet bende geleceğim sizlerle. Hem akşamada size bir sürprizim var. Hadi bakalım, şimdi her kez evine gidip giyinip gelsin. Saat tam birde burda buluşacağız. Tamammı çocuklar ?

Hep bir ağızdan,

-Tamam hocam.

-Saat tam birde burdayız.

-Oraya nası gitcez hocam ?

-Okulun arabasıyla. Hadi sallanmayın, gidin artık. Ben sizi burda bekliyorum.

Hep birden giyinmek için evlerimize dağıldık…

Bölüm 7

Büyük bir aceleyle üzerimi değişip evden çıkmıştım. Yolda giderken içimde tarifi zor bir heyecan vardı. Bu sanki heyecanın da ötesinde bir şeydi. Hem çok seviniyor ve mutluydum, hemde biraz korku doluydum. Seviniyordum çünki, çok büyük bir kitle önünde sahne alacak ve böyle bir müzik de var diyecektik.

Binlerce bizi dinlemek isteyen insanlara kendimizi anlatacak, verecekleri tepkiyle de hakkımızdaki fikirlerini öğrenecektik. Her şeyden önemlisi de, belki kendimizi kendimize kanıtlayabilecektik.

Bütün bunlar tabi madalyanın güzel olan tarafıydı. Diğer yüzü ise daha farklıydı… Biraz endişeli, biraz da korkulu. Çünki orda rezil rusva olmak da vardı. O güne kadar yaptığımız müziği beğenmeyen insanların haklı çıkabilmesi de söz konusuydu. Hayal kırıklığı ve hüsran belki bizimle tanışmak için can atıyordu. Şok ve yıkım olasılığı da küçümsenmeyecek bir yüzde oranındaydı. Kim bilir, belki uzun yıllar lise diplomasını beklemek de vardı. Çok büyük bir sınavın tam eşiğinde olduğumuzun farkındaydım. Ama biz bu sınava gerçekten etimizle kemiğimizle çalışmıştık. Tarih, coğrafya yazılılarında olduğu gibi boş kağıt vermeyecektik bu kez. Onun için ya kazanacaktık, ya da kazanacaktık….

Ege Yat’ın önüne geldiğimde bizimkiler gitarları yüklemekle meşguldüler minibüse.

-Nerde kaldın be bilader ya, kırk saattir seni bekliyoz burda !

-Ne kırk saati be, daha saat bire on var denyo.

-Hadi biraz çabuk olun, Şekür bey içerde habire caz ******.

O sırada Şekür bey içerden çıkar arabaya doğru gelir.

-Çocuklar her şey tamammı ?

-Tamam hocam, her şeyi aldık.

-İyi öyleyse sizde çıkın artık yola. Ben kendi arabamla gideceğim. Atatürk kapalı spor salonunun yan tarafındaki sanatçı giriş kapısının orda buluşuruz. Eğer benden önce gidecek olursanız bir kenarda beni bekleyin, zaten evraklar olmadan içeri almazlar sizi. Lütfen bir taşkınlık da olmasın orda, tamammı ?

-Tamam hocam, siz hiç merak etmeyin.

Hepimiz binmiştik arabaya. Tam hareket etmiştik ki Mozart,

-Necati abi dur, dur bi dakka. Yavuz’un pedalını unuttum.

Mozart koşarak gider ve pedalı alıp gelir.

-Ya az daha pedalı unutuyorduk ha, kalcaktık orda fazsız wahsız, iyiki şimdi aklıma geldi.

-Unutsaydın gitarı sana takar seni kullanırdım faz niyetine Mozartcım.

-Lan biz niye bu kadar erken gidiyoz oraya ?

-Sovunt çek yapılcakmış.

-O da nedir len öyle ?

-Ya bütün gruplar önceden çıkıp parçalarından kısa bi bölüm çalıyolar, ses ayarı yapılsın diye.

-E iyi de be bilader, niye parçaların tamamını çalmıyolarki ?

-Eh be Mustafa, sen adamı öldürürsün yani.

-E ne var kardeşim, küfürmü ettik? Bi şey sorduk. Sizede bi şey sormaya gelmiyo haa.

-İçinizde heycanlı olan varmı beyler ?

-Hayır, hiç kimsede bi gram heycan yok. Abi baronun sorduğu soruya bi bakın ya.

-Bilader, burda her kez heycanlı.

-Ya şaka kaka derken iş harbiden ciddiye bindi ha, boku yemiyelimde orda!

-Len allahın mann-yağı, ne boku yicekmişiz ? O kadar meraklısan git kenefe kendin kaşık kaşık ye…

-Abi tırsaki olduk napalım. Çalarken bi şey unutursak diye.

-Kimse bi şey unutmasın abi, her kez kendini biliyo.

-Acaba sahnede çalarken birbirimizi duycakmıyız ?

-Can, sen çalarken bari abanarak çal . Ritimi kaçırırsak işte o zaman naneyi yeriz

-Merak etmeyin, ben davullara yam yamlar gibi tekme tokat girişirim. Nasılsa benim değil.

-Len orda başkalarıda çalcak, fazla haşamat etme davulları.

-Ya bi atlatsak şu işi.

-Necata bi, sen ne diyon bizim bu hikayeye, hiç konuşmuyon ? !

-Valla biz köylüyüz be, annamayız tangur tungurdan. Ama benim size güvenim sonsuz. Değilmi ki bizim keleş İsmail’i sı.tırdınız donuna, evel allah bu işide tepelersiniz siz.

-Yaşşa be Necata bi, bu gün duyduğum en kıyak sözleri söyledin haa.

-Anaaa, şuraya bakın, şu kalabalığa bi bakın lan.

-Harbiden ha, nerden baksan en az binbeşyüz kişi vardır orda iyimi

-Hah, işte Şekür bey de orda. Bunlar ne toplanmış ki oraya ?

-Şimdi anlarız.

-Beyler Şekür beyin yanında öyle tırsıyoz mırsıyoz deyipde adamı uyuz etmeyin haa.

-Tamam be, kimse bi şey demez.

Sanatçı giriş kapısının önü çok kalabalıktı. Bir taraftan imzalı resim almak isteyen kızlarların çığlıkları, diğer taraftan grup hocalarının elemanlarına bağrışmaları, orasını tam bir panayır yerine çevirmişti. Güç bela, itişe kakışa içeri girebilmiştik. Çok uzun koridorlardan birinde Şekür bey önde biz arkasında kulislere doğru gidiyorduk. Geldiğimizde orası da kalabalıktı, sanki bütün okullar geceyi orda geçirmişti. Bir sürü yan yana odalar vardı ve birinin önünde durduk. Şekür bey,

-İşte sizin odanız burası çocuklar.

-E hocam, içerde başkalarıda var ! ! !

-Her bir kulisi üç grup paylaşmak zorunda. Hem böylelikle diğerleriylede samimi olmuş olursunuz.

-Hocam onlar bizim rakibimiz ya, ne biçim organizasyon bu böyle ? Biz burda hepimiz ne biçim tırs……

-Pardon, siz burda hepiniz ne ? anlamadım.

-Yok bi şey hocam, siz bi sürprizim var demiştiniz, sölicekmisiniz şimdi ?

-Ha evet tamam. Gelin şöyle hep beraber duvar kenarında toplanalım, burası çok gürültülü.

Kenarda hepimiz basketçiler gibi daire şeklinde olmuştuk. Şekür bey,

-Çocuklar, bu akşam hepiniz on kişilik bir jüri heyeti önünde çalacaksınız. Orda bulunan kişilerin hepsi tanınmış, profesyonel müzik adamları ve her biri de kendi dalında birer uzman. Şimdiye kadar belki hepiniz bir çok yerde çalmışınızdır, ama bu seferki bir konser ya da bir partide çalmak değil. Bu bir sınav.. Gerçek hayatın kendiside zaten bir sınav değilmi ? Yaşamda olduğu gibi, burda da sadece iyi olan kazanacak ve kaybedenlerinde hep bir bahanesi olacak. Bence bu elemeleri aşmakla, gerçek hayata ilk adımınızı işte o zaman atmış olacaksınız. Çünki bu sizin ne denli güçlü bireyler olduğunuzun kanıtı olacak ve hayatınız boyunca da çok güzel bir anı olarak yaşamınızı süsleyecek. Bundan kesinlikle emin olabilirsiniz.

-Bravo hocam.

-Bir dakika, henüz bitmedi. Beni hepiniz bilirsiniz, özellikle de Yavuz. Dersim müzik dersi de olsa, benden hiç kimse not olarak hakettiğinden fazlasını alamaz, bunu zaten sizler de biliyorsunuz. Okullarda müzik dersi pek de önemli olmayan bir ders gibi görünür, ama hayatta da çoğu zaman önemsiz olan bazı işleri yapmak zorunda kalırsınız. Başarısız olduğunuzda da, o işin önemsizliğinin arkasına malesef saklanamazsınız ve bunun da bedelini bir şekilde ödersiniz. Umarım beni anlayabiliyorsunuzdur… Bu akşam sıranız gelipte sahne aldığınızda, karşınızdaki jüri heyetinde benide göreceksiniz. Yanlız şunu asla unutmayı ki, puan olarak ben ve diğerlerinden sadece ve sadece hakettiğiniz kadarını alacaksınız.

-Hadi ya, hocam keşke siz jüride olmasaydınız.

-Neden, beni oraya layik görmüyormusun ?

-Estafurrullah hocam, ondan değil. Olurda kazanacak olursak bütün millet, işte müzik hocaları zaten jürideydi, ondan kazandılar demesinler diye.

-Hocam zaten biz bu elemeleri eğer geçeceksek, hakkımızla geçmek istiyoruz. Kimselerin de sadakalarına ihtiyacımız yok. Belki çok öğrencileriniz olduğu içindir, ama siz bizi daha tanıyamamışsınız hocam.

-Aferin çocuklar, beni bu sözlerinizle inanın çok mutlu ettiniz. Sizlere güveniyorum, şansınız bol olsun.

-Sağolun hocam.

-Ben buralardayım, bir isteğiniz olursa beni bulun…

Diyerek , uzun koridorun sonunda gözden kayboldu.

-Çocuklar, işimiz harbiden zor. Bakalım ne bok yicez ?

-Ulan sende amma bok yemeye meraklı herifsin be bilader.

-Boş verin ağalar bozmayın moralinizi. Daha o sahneyi dağatcaz unutmayın.

-Ya hadi gelin girelim içeri, bakalım öbürleri napıyo.

-Tamam, hadi yürüyün.

Kulis olarak bizlere ayrılan oda oldukça büyük olmasına rağmen, onbeş yirmi kişi gibi olduğumuzdan içerde pek boş yer yoktu. Her kafadan bir ses çıkıyordu ve her kez bir şeyler çalıp söylüyordu. Kimse kimsenin dediğini ne duyuyor, nede anlıyordu. Kısacası kulis aynı bir yavuthane gibiydi. Güçlükle kendimizi içeriye tıkıştırmıştık. Her kez kendi derdine düşmüş olduğundan, yeni gelenler olarak kimse bizi farketmedi bile. Birden Bülent’in yüzü değişti ve gerildi. Aniden yırtınırcasına bağırarak,

-Kesin lan CAVCATAYI. Ne bu be, karılar hamamına çevirmişiniz burayı. Geldiğimizden beri şamatanızdan iki kelime laf edemedik !

-Ne yani siz geldiniz diye biz konuşmıcakmıyız ?

-Size konuşmayın diyenmi oldu lan hıyar ağası.

-Hoop birader, ağzını bozma.

-Bozarsam noğolur lan lavuk ? Gel lan bakiğim sen buraya.

Birden ortalık karıştı… Bir süre bağırış çağırış ve itiş kakışlardan sonra, diğer kulislerden de gelenlerin ve kızlarında araya girmesiyle ortam duruldu… Kalablıktan biri bağırarak,

-Millet, napıyonuz siz ya, olacak işmi bu. Burda hepimiz şu yarışma bokuna zaten geberiyoz heycandan, destek olcanıza birbirinizi yiyonuz. Bu nasıl iştir ya ? Nerden girdik bu yarışma işine, biz bin pişmanız valla. Değermi şu yaşadığımız heycanla strese ? Ömrümüzün on senesi gitti ya.. ÖSS ye girseydik bu kadar heycanlanıp daralmazdık be…

Bülent az önce kapıştığı köşede duran çocuğa giderek,

-Hocam kusura bakma, hepimizin kafası çok bozuk.

-Önemli değil birader.

Diyerek birbirlerine sarıldılar. Tam o esnada, elinde kağıtlarıyla odanın diğer köşesinde, yüksek sesle ağlayan bir kız,

-Ya ben hala şu şan partımı oturtamadım.

-Dert etme bende vokalistim, hallederiz.

-Tabi ya sorun değil, hep birlikte kopartırız meselenin kafasını.

Bizim Bülent ve kapıştığı çocuk dahil, vokalist olduklarını söyleyen dört kişi, yardımcı olmak amacıyla ağlayan kızın etrafını sarmıştı. Can,

Beyler bana aciğip baba darallar bastı, ben dışarı naşlıyom. Varmı gelen ?

Mustafa ile ben,

Tamam dur, biz geliyoz.

Aynı geldiğimiz yoldan geri giderek sanatçı giriş kapısına gelmiştik. Fakat kapıdaki görevliler bizi dışarı bırakmak istemediler. Kısa bir tartışmadan sonra, yarışmacı rozetlerimizi göğsümüze ( o rozetimi bu gün bile hala saklarım ) takarak dışarı çıktık. Seyirci giriş kapılarının önünde üçbin kadar bekleyen olmasına rağmen, hala daha akın akın insanlar geliyordu. Meydandan ana giriş kapılarına kadar uzanan meyilli yolların her ikiside hınca hınç doluydu ve o kısımlarda izdiham yaşanıyordu. Aşağılarda kendi aralarında gruplaşmış kişilerin hem tansiyonunu ölçmek, hemde konuştuklarına kulak misafiri olmak amacı ile aralarına karışmıştık. Duyduğumuz spekulasyonlara ve anlatılan hikayelere gerçekten inanamamıştık. Aralarında sohbet eden o gruplardan bir tanesindeki bir çocuk, arkadaşlarına aynen şöyle anlatıyordu,

-Beyler, bu seneki elemelerde Karşıyaka koleji kesin birinci olacak. Herifler sert rock yapıyolar, hem de çok sıkı çalıyolar.

-Sen nerden biliyon ?

-Biz Amet’le son bir haftadır sürekli onların provalarındaydık.

-Ne alaka ?

-Bunlar bizim mağalenin şorşakları oluyor. Amet basçı bende gitarcıyım ya, bunlar şarkılarını beceremiyomuş, yardım ediverelim diye çağardılar. ” Allahaşkına gelip bi el atıverin ” diye yalvarıp yakardılar. E bizde hadi iyi dedik. Gittik çalışmalarına bi baktık, bunlar bi bok çalamıyolar. Bizde tutuverdik işin ucundan, eşşekler gibi çalıştırdık bunları bi hafta boyunca. Yemek yemeye bile yollamadık kerataları. Ama sonunda aynı gösterdimiz gibi yapmaya başladılar. Yani bu akşam bizim eserimizi görceniz burda. Dinneyin bakalım, dediğimiz kadar varmı.

Eğer Mustafa ile Can tutmasalardı hemen kaynayıvercektim oracıkta o çocuğa… Tam o esanada içerden müzik seslerinin gelmesiyle, Sound Check in başlamış olabileceğini düşünerek koşarak içeri girip kulislere gittik. Tabi kapıdan geçerken göğsümüzdeki sticker larında yardımı büyük oldu. Odanın önünde şaşkın ve heyecanlı bakışlarla Bülent duruyordu.

-Ya nerde kaldınız beyler? Millet salona gitmeye başladı, siz dışarlarda turalıyonuz !

-Neğo len Bülent, arakladınmı kızları ?

-Ayıbettin bilader, her halde yani. Aldım ikisininde telefon numaralarını. Mozart da kaptı bi tane Bornova kolejinden bi yavru.

-Hadi ya, helal len Mozart. Bu gidişle sende milli zampik olcan başımıza haa.

-Siz gezin bakalım enayi gibi dışarlarda, uyuyun ayakta. **** üstüne otel parası da verin.

-Napıyoz şimdi ? Sovunt çek hikayesi başladımı ?

-Şimdi birinci grup çıkcak, biz yedinciymişiz.

-Kim dedi ?

-Görevliler gelip bütün kulislerin önünde ellerindeki kağıtlardan okudular.

-E nağapalım, gidelimmi bizde salona ?

-Gidelim tabi, manyağa bak nağapcaz burda ?

-Diğer kulistekiler daha gitmiyo !

-Boş ver sen onları, biz gidip aletlere bakalım.

-E hadi bakalım ağalar, cümleten yürür spor.

Kulislerden sahneye giden koridorun önü biraz kalabalıktı. İttire kaktıra öne doğru geçtik.

Sahnedeki aletler gayet iyi görünüyordu. Gitarlar için iki tane Marshall stack kopyası, yerli yapım Atlantik stack vardı ve bass cı içinde aynisinden koymuşlardı. Bir köşede Farfisa ( İtalyan ) org ve hemen arkasında da yine Atlantik stack duruyordu. Davul da şu anda markasını hatırlayamadığım standart bir setti, ama ziller yeterli sayıdaydı ve hepsi mikrofonlanmıştı. Ön tarafa beş tane sehpalarının üzerinde Shure mikrofonlar yerleştirilmişti. Yanlar da ise ikişer tane yine Atlantik marka orta boyda PA. kabinleri duruyordu. Sahnenin yanında aşağıda, bir rack içinde bir kaç tane Atlantik Power amp ve bunların yanında küçük bir mixer vardı. Başlarında da o zamanın teknisyeni Necdet Altınçizme duruyordu. İlk grup sahneye çıkmış ve parçalarını çalmaya başlamışlardı.

-Abi bu tipler iyi ********.

-İyi ya işte bir rakibimiz azaldı demektir. Daha ne istiyon.

-Dur bakalım öbürleri nasıl acaba ?

-Siz içerde kız araklıcaz diye uğraşırken biz dışarda piyasayı kolaçan ediyoduk hemşerim.

-Kolaçan ettiniz de ne bok oldu ?

-Ne bok oldusumu var. Kimlerin favori olduklarını öğrendik.

-Ne diyolar, kimlermiş favoriler ?

-Çoğunluk Bornova koleji, Türk koleji ve Çınarlı sanat diyolar.

-Hadi ya! Bornova’yı anladıkta diğerlerine noluyomuş ?

-Bizi favori gören hiç yokmuydu ?

Mustafa, Can ve ben birbirimize bakarak,

-Yok her halde, biz duymadım.

-Keşke grubun adını ” silik abazanlar ” koysaydık daha iyiydi. Ne adımız, ne sanımız var baksanıza ! !

Bu arada ikinci grup da çıkmıştı ve sahnede kesinlikle beş dakikadan fazla tutmuyorlardı. Bize kadar olanlarda pek dikkatimizi çeken birileri olmamıştı, ya da tek bir parça çaldıkları için biz farketmemştik. Tabi buda bizim işimize çok geliyordu ve böylelikle biraz moralimiz de düzelmişti.

Biz orda bir kenarda grupları seyredip beklerken, sahnede zaman kaybetmemek için pedalımın jack larını öncede takmıştım. Sıra bize geldiğinde hemen sahneye çıkıp aletleri taktık. Biri yanımıza gelip siz parçalarınızdan her hangi birini çalın deyince, bizde hemen The House Of The Rising Sun ile başladık çalmaya.

İntro nun sonlarına doğru, salondaki diğer grup elemanlarının yüzlerindeki dumur ifadesini görmekte zorlanmıyorduk. Hele Bülent şan a başlayınca, diğer kulislerdeki bütün elemanlar da sahnenin önüne oturup salona doluşmaya başlamışlardı. Her kez elleriyle bacaklarını ve ayaklarıyla da yeri döverek ritim tutmaya başlamıştı. İnanılmaz bir şekilde gaza gelerek tam topuk show umuzu yapıyorduk. Parçanın finaline doğru, zillerin sehpalarıyla devrildiğini ve Can’nın davulu dağıtmaya başladığını görünce, işte o zaman tamamen koptuk. Bütün salon adeta finalimiz ile inliyordu.

Parçayı bitirdiğimizde müthiş bir alkış kopmuştu. Hemen yanımıza gelen teknisyen, daha süreniz var ikinci parçaya girin deyince,

-Sağol bu kadar yeter, akşama devam ederiz.

Dedik ve sahneyi terkettik….

Bölüm 8

Tam sahneden inerken teknisyenlerden biri yanımıza gelerek Can’a

-Sen nağaptın ya birader ? Bütün davulları dağıttın, akşama da böyle yaparsan başına iş alırsın, benden söylemesi.

-Abi çok gaza geldim ya, ama merak etme akşam daha sakin çalarım.

-Valla öyle yaparsan senin için daha iyi olur.

-Tamamdır.

Sahneden aşağı indiğimizde, bütün diğer yarışmacılar etrafımızı sarmıştı. Bizden sonra Sound Check için sahneye çıkan grubu dinleyen kimse yoktu. Onlar kendi kendilerine çalarken teknisyenlerde ses ayarlarını yapıyordu. Sahnenin önünden bir türlü kulislere doğru yürüyemiyorduk. Etrafımız tamamen sarılmış ve soru bombardumanına tutulmuştuk diğer yarışmacılar tarafından…

-Beyler, siz kaç senedir çalıyonuz ?

-Önceden de bu grubunuz varmıydı ?

-Yarışmaya kaç aydan beri hazırlanıyonuz ?

-Grubun şefi kim ?

-Siz hepiniz rakçımısınız ?

-Daha önceden bu yarışmaya katılalınız varmıydı ?

-Hangi gruplara takılıyonuz ?

-Bestenizde böyle rakmı ?

-Gitar pedalı yurt dışındanmı geldi ?

-Siz zengin piçlerimisiniz ?

-Sizi kimler çalıştırıyo ?

-Kız arkadaşlarınız varmı ?

-Çaldınız parçayı nerden buldunuz ?

-Bestenizi kim yaptı ?

-Telefon numaralarınızı alabilrmiyiz ?

-İçinizde ailesinde müzisyen olan varmı ?

-Kendi aletleriniz ne marka ?

-Konser falan veriyonuzmu ?

şeklinde yöneltilen soru yağmuru altında tamamen abandone olmuştuk. Bir türlü de bu çemberi yarıp içinden çıkamıyorduk. Bütün bunlara bir türlü bir anlam veremiyorduk. Sanki karşılarında biz değil de bir Beatles vardı.

Birden Mozart,

-Arkadaşlar bi dakka, bi dakka, ya bi dakka, durun bi hele bi şey dicem ya. Diğer arkadaşların çalışmalarına engel oluyoz, ayıboluyo ama.

-En son provanızı ne zaman yaptınız ?

-Çalışmaları nerde yapıyonuz ?

Artık hepimize bay gelmeye başlamıştı. Mozart,

-Ya bi susunda da dinneyin. Bu böyle olmuya. Siz önümüzü açın şöle, bi geçelim, hep beraber kulislere gidelim, orda sorun ne sorcaksanız be kardeşim.

Biz Mozart’ın mesajını almıştık. Her halde teklifi kabul gördü ki, sahne çıkış koridoruna doğru olan taraftan önümüzü açtılar. Sağolun arkadaşlar, der demez beşimiz aniden tam gaz, sanatçı çıkış kapısına doğru depara kalktık. Benim elimde gitar ve pedal, Mustafa’nın da elinde bass olmasına rağmen, hepimiz deliler gibi koşuyorduk. Arkamızdan yuuu, yuuu sesleri yükseliyordu ve kısa bir süre sonra da peşimizden koşmayı bıraktılar. Dışarda reklam olmamak için sanatçı çıkış kapısına geldiğimizde, gitarları ordaki bir görevliye teslim ettik. Tam o sırada, ” ne oluyor çocuklar ” diye yükselen sese doğru baktığımızda Şekür beyi gördük. Hemen görevliden gitarları tekrar geri alarak Şekür beye,

-Hocam, bizi kurtar.

-Ne oluyor çocuklar anlatsanıza !

-Yam yamların saldırısına uğradık hocam.

-Ne yamyamı çocuklar, delirdinizmi siz ?

-Hocam biz çok sıkıldık, biraz dışarı çıkcaz izin verirseniz.

-Neden, ne olduki ?

-Yok hocam bi şey olmadı. Hepimiz içerde biraz bunaldık da.

-Hocam biraz hava alıp tekrar gircez.

-İyi pekala, verin elinizdeki gitarları bana.

-Hocam zahmet olacak size ?

-Tamam uzatmayın, verin şunları. Ben sizi kulislerin orda bekliyorum. Fazla geç kalmayın.

-Merak etmeyin hocam birazdan geliriz.

Diyerek kendimizi dışarı attık.

-Bunnarın alayı kafayı yemiş. Manyakmı bu insanlar, nedir ya ?

-Beyler, bu kerizler bizi galiba Beatles larla falan karıştırdı.

-Tiplerimiz de onnarınkine benzemiyo ki… Ne iş ben annamadım abi !

-Baksanıza, gömlemin kolu yırtılmış. Kızın biri habire kolumdan çekiştirip duruyodu. Ben nağapcam şimdi yırtık gömlekle ?

-Benimde gitarın ince Mi yi koparmışlar. Ben şimdi nerden tel bulcam ya ?

-Lan yoksa bi sabotaj girişiminemi uradık nedir ?

-Valla ben Şekür beye telimi kopardılar diye söylerim, o halletsin işi. Zaten burda bi şey yaptığı yok, içerde ne halt karıştırdığı da belli değil.

-Acaba karı, kızamı sarkıyo lan?

-O zaman bende bana bi gömlek bulsun diye sölerim.

-Söleyin anasını satayım, bari bi işe yarasın. Bize vağaz vermekten başka yaptığı bi şey yok.

-Beyler, ben sahnede Mozart’ı bi gram duymadım.

-Ben de senle Yavuz’u hiç duymadım. Hem de arkamızda göya hayvan gibi anfiler var.

-Harbiden ya, nasıl iş bu ? Acaba anfilere bi şey olmasın diye seslerinimi açmıyolar ?

-Ben davulla bası dinleyerek çaldım. Bülent iyi duyuluyodu ama.

-Valla beyler ben hepinizi çok süper duyuyodum. Belki en önde olduğum için.

-Akşam bi de beşbin kişinin gürültüsünü katarsak, biz bi bok duymayız artık.

-Doru sölüyo. Biz çalarken tribünlerde kimse yoktu.

-Desenize işimiz allaha kaldı.

-Olurmu öyle ya ? Bu işin allahla peygamberle ne ilgisi var. Çıktımızda söleriz sahnedeki heriflere, sesleri biraz açın diye. Olmaz derlerse, o zaman her kez kendi anfisinin sesini biraz açcak çaktırmadan.

-Tamam, bizde öğle yaparız.

-Anaa, saat yedi olmuş lan !

-Beyler, ben şurdan büfeden bi cep kanyağı kapcam gelcem.

-Otur len yerine manyak herif, ne kanyağı ?

-Abi ben çok daraldım, hemde heycanımı yatıştırcam.

-Len gerzek, kafayı buldunmu ondan sonra nahh çalarsın.

-İyi zıkkımlan da gör ondan sona hanyayla konyayı.

………..büfeye doğru gider.

-Beyler bu adama içirtmeyelim şişenin hepsini, yoksa Mastor olur bu haa. Hepimiz birer fırt alırız, o zaman o da fazla içemez. Hem bizim de heycanımız biraz yatışır.

-Tamam, içeri girince saldırırız bunun şişesine. Hepimizin gözü üstünde olsun.

-Eyvallah, iyi fikir.

-Beyler ben kaptım şişeyi.

-Ya Şekür bey görürse elindeki şişeyi

-Ben onu pantolonumun arka cebine zulalarım, üstüne de gömleğimi çıkardımmı bi şey görmez.

-Hadi artık girelim içeri.

-Ya yine o yamyamlar saldırırlarsa !

-Yok be ya ne saldırcaklar, geçti artık o. Doru bizim odaya gideriz, ordakilerle çene suyu çorba yaparız.

-Tamam hadi kalkın oyleyse.

Sanatçı giriş kapısının önü epey bi tenhalaşmıştı. Fakat içerdeki kalabalık ve telaş kendini ikiye katlamıştı. Seyirci de tribünlerdeki yerini almış ve salon içinde büyük bir uğultu oluşmuştu. Bütün her yer hınca hınç dolu olmasına rağmen, dışarda da içeriye girmek isteyen, ikibin kişi daha olduğu söyleniyordu. Koridorlarda ilerlerken ve odamıza yaklaştıkça, sanki heyecanımız gittikçe büyüyordu. Şekür bey,

-Çocuklar, gitarlarınızı içeri koydum, kutularında. Yavuz, senin de ince Mi telin takıldı, akortlarınızı da yaptım. Bir şey söylemenize gerek yok, her şeyi anlattılar biliyorum. Daha doğrusu burada konuşulanlardan duydum.

-Sağ olun hocam, teşekkür ederim.

-Yarışmanın başlamasına yarım saat var. Biliyorsunuz siz yedinci sıradasınız. Şimdi isterseniz son hazırlıklarınızı yapın, sonradan telaş olmasın.

-Hocam burda gömlek satılan yer varmı ?

-Ne gömleği oğlum ?

-Benim gömleğin kolunu yırttılarda

-Evladım, bunu şimdimi söylüyorsun ?

-Fırsat olmadı ki hocam.

-Yapılacak bir şey yok artık bu saattan sonra. Birisinden şeffaf band bul yapıştır.

-Hocam şurdakiler neden a-a a- diye bağırıp duruyorlar ?

-Seslerini açıyorlar evladım, seslerini.

-Olmayan sesi açsan noğolur, açmasan noğolur ?

-Helal len Mustafa, kırk yılın başı doğru bi laf ettin şimdi.

-Bizim Bülent neden yapmıyo öğle ?

-Abicim, onun böğle şeylere ihtiyacı yok. Adam her zaman hazır asker. Düğmesine bastığın anda ses orda. Neymiş öğle ses açcam, mes açcam diye anırmalar ?

-Hocam, savunt çek de Bülent kesmedik kız bırakmadı valla, her yer kan gölüne döndü.

-Neyse, hadi artık çocuklar, benim de gitmem gerekiyor. Şansınız bol olsun, göreyim sizi.

-Tamam hocam, sizede kolay gelsin.

-Oh be, en nihayet Şekür bey gitti. Bi an hiç gitmicek zannettim.

-Çocuklar oda boş, hadi gelin içeri.

-Anaa, nereye gitti ki bunların hepsi ?

-Sahne çıkışındaki koridorda toplanmışlardır.

-Biriniz kapıda erketeye yatsın, ben çakıyom benim mazotu.

-Hoğoop bilader, bizde işcez ondan, hepsini bitirme.

-E niye sizde almadınız?

-Paramız yoktu !

-Ha si.tir ordan, paraları yokmuş… Ama yinede alın birer fırt hadi. Ufak alın banada kalsın ha.

Şişe hepimizin elinden birer kere geçer,

-Ulan bitirdiniz be vicdansızlar, bana bi şey kalmadı !

-Sana da var, çak onu yok et şişeyi. İlla zurna gibimi olcan yani ?

Salondan taktimcinin sesi duyulmaya başlamıştı. Konuşmalarından ilk grubu sahneye çağırdığı anlaşılıyordu.

-Beyler başladı, gidelimmi biz de oraya.

-Üçüncü gruptan sonra gideriz, şimdi kalabalıktır orası.

-Doğru, nağapcaz orda asker gibi diklipte ? Bize kadar olanların nasıl çaldıklarını zaten biliyoz.

-Nesini biliyon lan ? Her kezden tek bi parça duydun kuro.

-Çınlatmayın şimdi Kuro’nun kulaklarını. Bir bakarsınız çıkar gelir buraya.

-Olcana bak. Ne demişler aptala malum olurmuş.

Derken, ikinci ve üçüncü grup da parçalarını bitirmişti.

-Mustafa, gel son kez şu akortlara bi bakalım.

-Tamam bilader.

-Hadi çabuk yapın da gidelim artık.

-Tansiyon nasıl beyler ?

-Şu mazot hikayesi iyi oldu valla, ben çok heycanlı değilim.

-Bende biraz heycan var aga.

-E olacak o kadar.

-Duydunuzmu beyler son grup ammada alkış aldı haa ! ! !

-Taraftarlarıdır ya, noğolcak.

-Bakalım bizim okuldan da çok gelen olcakmı ?

-Hele bi gelmesinler, Kuro alayını sınıfta bırakır.

-Beyler bizim akortlar tamam.

-Bülent, vereyimmi bi La, sende sesini akortlucanmı len ?

-Ver abi, icabında zulamızda bulunsun. Bellimi olur, belki lazım olur.

-Hadi millet gidelim artık.

-Tamam, hadi yürüyün.

Sahneye gidiş koridoruna geldiğimizde çok kalabalık ve karanlıktı. Biraz önlere doğru ilerlemeye çalışırken yarışmacı kızlardan biri,

-İnanmıyorum ya, siz yinemi geldiniz ? Kaçıp gitmemişmiydiniz siz ? Ya siz belamısınız bizim başımıza ? Niye geri geldiniz yine ? Her kezler sevinmişti siz gittiniz diye. Ayla, baksana bu kabuslar yine burda ya.

-Hangi kabuslar kız ? Ağaa, siz yinemi geldiniz ?

-Yok canım, daha neler. Biz esasında başka yerdeyiz de, siz bizim hayalimizi görüyosunuz sadece. Yani telepati gibi bi şey bu, güzel kız. Göz yanılması da diyebiliriz buna. Telaş etmenize gerek yok.

-Sen benle dalgamı geçiyon ? Ağaa, delinin zoruna bak.

-Ya şöyle biraz yol açın da geçelim, sıra hayaletlere geliyo.

-Kız Ayla, çocuklar çok şeker ama demi ?

-Hemde nasıl . Yarışmadan sonra asılalım bunlara.

Beşinci grup sahneye çıkmış aletlerini takıyorlardı. Salonda inanılmaz bir kalabalık vardı. Jüri tam sahnenin önünde, pür dikkat bütün olanı biteni izliyordu. Karşı tribünlerde bizim okulun pankartlarını görünce içimiz ferahlamıştı. Oturanlar arasında bazı hocalarımızı da seçebiliyorduk.

Beşinci grubun da performansı bizi hiç rahatsız etmemişti.

-Beyler, ordaki adamlara hiç bir şey söylemeden, çaktırmadan direk gidip anfileri açalım biraz.

-Tabi, tabi, hiç kimselere çaktırmayız. Len keriz, kaç bin kişi takozluyo orda bizi haberi varmı ?

-Ya bilader, sahnedeki teknisyenleri kastettim ben, sende amma gerisin ha.

-Can, en iyisi sen sahnedeki o iki herifi yanına çağır bi şey sormak için. Senin nasılsa anfiyle bi işin yok. Bizde üçümüz volümleri iki kademe arttırırız çaktırmadan. Tamammı ?

-E moruk, ben ne dicemki heriflere ?

-Patlıcan oturtma nasıl yapılıyo diye sor, tarifini versinler sana. Ulan ne gerzek herif buda ha, iyimi ?

-İyi len tamam, kafa ütüleme şimdi burda gider ayak. Buluruz dicek bi şeyler.

-E inşallah.

Altıncı grup da üçüncü parçalarını bitirmiş, aletlerini topluyorlardı. Salon bizim tarftarların tezahüratlarıyla inliyordu

.

-Beyler hazırmıyız ?

-Hazırız.

-Dağatcaz mı burayı ?

-Dağatcaz.

-Yamultcazmı cümle alemi ?

-Yamultcaz.

-Haydi gençler, meydan bizimdir.

Sahneye çıkar çıkmaz Can iki teknisyeni yanına çağırdı. Bizde jack ları takarken, volumleri konuştuğumuz şekilde açtık… İsimlerimizle tanıtıldıktan sonra birinci parça için start verildi ve bizde başladık ” The House Of The Rising Sun ” a. Parçaya başlar başlamaz ilk farkettiğim Mozart’ın orguydu. Sesini gayet iyi alabiliyordum. Demekki şimdi o da beni iyi duyabiliyordu. İntro nun başında ki senkopları çalıp, tam Fuzz ile solo ya başladığımda, zannettimki ayaklarım yerden kesildi uçuyorum. Bütün sesleri net duymanın verdiği keyifle solomu çalarken yırtıyordum adeta gitarımı. Sanki çocuklar arkamdan TANK gibi geliyorlardı. Gürlüyorduk, kükrüyorduk, aylarca içimize bastırdığımız duygularla. Milliyetin tarihine müthiş bir show un ve müziğin efsanesini kazıyorduk, parmaklarımızla, ellerimizle, sesimizle…Müthiş bir enerji ve inanılmaz bir elektrikle kontrolden çıkmıştık artık…

Bülent ile göz göze geldiğimizde, sanki bulutların üstünden aşağıya, bütün dünyaya haykırıyordu. Can ile Mustafa, aynı bir şimendifer gibi, düzgün rayların üzerinde son derece gaddar ve darbeli, ağır ama bir o kadar da emin adımlarla yürüyorlardı. Salon sanki başımıza yıkılıyordu. Ama hiç umurumuzda değildi, yıkılırsa yıkılsındı.

Yeterdi artık hep sustuğumuz, yeterdi artık hep aşağılandığımız, yeterdi artık hep dışlandığımız… Şimdi konuşma sırası bizdeydi, şimdi sihirli değnek bizim elimizdeydi…Biz anlatacak onlar dinleyeceklerdi, çünki mecburdular bizi dinlemeye, mecburdular on dakikacık bizim kahrımızı çekmeye… Yediden yetmişe her kezin, ama her kezin, vücutlarının en hücra köşelerine kadar, yaydığımız elektriği aldıklarını görüyorduk, duyuyorduk, hissediyorduk… Kopmuştu artık her şey, başka bir boyuttaydık sanki…O gün, o gece, o an, o üç parçamızı ne zaman çaldığımızı hiç hatırlamıyorum. Ben ve arkadaşlarım biz başka bir yerlerdeydik. Parmaklarım sadece yapılması gerekenleri yapmıştı. Kulaklarım sadece duyulması gerekenleri duymuştu. Ama ben ve diğerleri, biz orda değildik…

Sağır edercesine yapılan bir tezahürat ve alkışlarla, tekrar geri döndüğümde, jüri üyelerinden bazılarını ayakta alkışlarken gördüm… Birden boynumda asılı olan gitarın ağırlığını hissettim. Birbirimize bakarak, sahnede o şekilde kalakalmıştık. Alkışlar hala dinmiyordu… Çığlıklar hala susmuyordu… Teknisyenler jack ları çıkardıktan sonra, artık mağrur ve gurulu adımlarla sahneden iniyorduk.

Evet bir savaş vermiştik. Sonucunda bir kale ile birlikte, bir cephe kazanmıştık. İstanbul artık, Fatih Sultan Mehmet’den sonra, ikinci kez fethedilmek için bizi bekliyordu…

Bölüm 9

Sahne merdivenlerinden iner inmez, ayaklarımızın yer ile olan temasınıı kaybetmiştik. Omuzlardaydık… Hayatımızda hiç görmediğimiz, hiç tanımadığımız bir sürü insanlar tarafından kucaklanıyor, öpülüyor, çekiştiriliyorduk. Büyük bir şaşkınlık ve sarhoşluk içersindeydik. Tezahürat ve gürültüden, biz den sonra sahne alan yarışmacılar bir türlü başlıyamıyorlardı. Artık jüride de görülebilir bir huzursuzluk başlamıştı. En nihayet görevlilerin sahne önünkeki yığılmayı dağıtmasıyla, tekrar kulislere doğru yürüyebilme şansını yakalamıştık. Fakat yine büyük bir kalabalık peşimizi bırakmıyarak bizlerle birlikte geliyordu. Odamıza girdiğimizde içersi tamamen dolmuş ve dipteki duvara sıkışmaya başlamıştık. Her kez, bir türlü ne sorduklarını anlamadığımız bir şeyler soruyor ve her kafadan bir ses çıkıyordu. İnsanlar sanki galyana gelmiş gibilerdi. Artık nefes almakta güçleniyorduk. İşte tam o anda, yine görevlilerin imdadımıza yetişmesiyle, alelacele sanatçı çıkış kapısına doğru koşarak, kendimizi dışarıya attık. Neye uğradığımızı şaşırmıştık. Çok kısa bir süre sonra, aniden Necati abiyi de yanımızda görünce,

-Abi, sen bizi hemen Karşıyaka’ya götürürmüsün ?

-Tamam çocuklar, atlayın arabaya.

Alsancak’dan çıkıp Bayraklı’ya gelinceye kadar yolda kimse bir şey konuşmamıştı. Turan’a geldiğimizde,

-Beyler noğoldu ya öğle ?

-Valla bende anlamadım.

-Bi ara odada bizi linç etcekler zannettim. Ne biçim tırstım ha iyimi .

-Ya çömez halimizle şu yaşadıklarımıza bi bakaın ya. Kimbilir harbi ünlüler ne biçim terso oluyodur.

-Abi sağol be, ben almiyim ondan. Ünlü falan olmak istemiyom ben.

-Çocuklar nerde bırakiğim sizi ? Önce yatakhaneyemi gitcez ?

-Napalım beyler?

-Necata bi, sen bizi en iyisi Grup kahvesine götür. Şöyle sakin bir kafayla orda bi düşünelim üstümüzden ne geçti diye.

-Tamam çocuklar

.

Bostanlı’da Grup kahvesinin önüne geldiğimizde,

-Gençler, varmı bi isteğiniz ? Ben kaçıyom.

-Sağlığın Necata bi.

-Abi sağol.

Deniz kenarında boş bir masaya oturmuştuk hepimiz.

-Mamuda bi, bakcanmı bi ?

-Geldim gençler.

-Abi sen bana bi aynalı nargile vercenmi ? Sana zamet bir de banyo getiriver.

-Söleyin len ne işçekseniz.

-Yeni ayran kardık, vereyimmi birer bardak hepinize ?

-Tamam abi, sen hepimize bi tur ondan yap.

-Beyler şimdi ne iş, biz bi yarışmadamıydık, yoksa bi şokmu geçirdik.

-Orası hala dah belli olmadı bilader.

-Abi bence bizi dövdüler,benim her tarafım haşat

.

Nargile ve ayranlar gelir,

-Sağol Mamuda bi.

-Afiyet olsun gençler.

-Ulan bizden sonra kimler çıktı, kaç grup çaldı, hiç haberimiz olmadı ha iyimi?

-Bizde amma keriziz ha, hemen kaçtık.

-E kaçmıcaktık da nağapcaktık bilader ?

-Türbünlere bi yere otursaydık seyrettirmezlerdiki bize hiç bi şey.

-Siz duva edin de ordan marizi yemeden yırttığımıza.

-Her kezin spali durumları nasıl ?

-Niye sordun ?

-Gidelim şurda meyanede kafaları çekelim dicektim.

-Harbiden iyi fikir ha, kendimizi anca öğle toplarız.

-İyi o zaman, hadi kalkın

.

Saat onbir sularıydı. Yaşananları henüz hazmedememiş, sersemliği de daha üzerimizden atamamıştık.

Hep birlikte Yaşar’ın yerine gitmeye karar vermiştik. Mekan nerdeyse denizin içinde, salaş ama çok samimi ve sıcak bir yerdi. Sade dekoru ve candan servisi ile hoş bir balıkçı meyhanesiydi. Zaten sahibi de Bostanlı’nın eski balıkçılarından olduğu için, her zaman taze balık bulmak mümkün oluyordu. Yerimizi alıp içkilerimiz geldikten sonra Mustafa,

-Beyler, saki benim.

-Tamam bilader sen yap.

-E şimdi biz ne için burdayız, kutlamak içinmi ?

-Bence dereyi görmeden hepimiz maşallah paçaları sıvadık.

-Neden ki ?

-Alın beyler şu bardaklarınızı. Hadi bakalım sağlığımıza.

-…………………………

-Abi bi kere yarışmanın sonuçları belli değil.

-Evet on gün sonra Milliyet gaztesinde ve Hey dergisinde açıklanıyo. Her sene öğle yapıyolar, bu senede öğle olcakmış.

-Sen nerden biliyon moruk ?

-Hani siz üçünüz dışarı çıkmıştınız ya, işte o zaman diğer grup elemanlarından duyduk.

-Hem bizden sonraki grupları hiç dinlemedik.

-Baro doğru sölüyo valla. Biz ne Bornava kolejini, ne Türk kolejini, nede Çınarlı sanatı duyduk. Dışarda her kez onları favori gösteriyodu. Bize biraz tezahürat yapılınca, hemen “biz neymişiz ya” budalası olduk manyaklar gibi iyimi.

-Ne birazı lan denyo. salon yıkıldı, salon. Senin kulaklarına herhalde sahnedeyken fasulya falan kaçtı.

-E ne malum bizden sonrakilerde de salonun yıkılmadığı. Ordamıydın, gördündemi konuşuyon ? Ezbere konuşuyon, ossuruktan nağmeler, selam söğle teyyare.

-Ters söledin len kazma, o öğle değil.

-Neyse, ters düz. Yanlışmı konuşuyom yani ?

-Harbiden Mustafa’nın dediği doğru haa.

-Bilader kazanmamış olsak bile, bizim az önce şu yaşadıklarımız var ya, şu az önce yaşadıklarımız, işte o her numaraya bedel abi. Eminimki hayatımızda asla bi daha böyle bi şey yaşayamıcaz. Her şeyden önemlisi, o kadar insana dinlettik ya kendimizi, patlattık ya şovumuzu sen ona bak. Eğer içinizden varsa birisi o millet yamulmadı diyen, çıksın ortayada anlını karışlayım.

-Evet abi, Yavuz doğru sölüyo. Harbi keriz tertemiz, her kezin oracığa dibi düştü, dibi… Işıklardan tam göremedim ama, jüriden ayakta alkışlayanlar vardı.

-Bize kadar olan gruplar içinde bizden başka hiç rak yapan yoktu.

-E noğolmuş sırf biz rak yaptıysak ?

-Yani çok yeni olmasına rağmen, millet bu müziğe ters geldi, onu demek istiyom.

-Ulan sırf çene suyu çorba oldunuz ha. Çakın şu mazotlara da ikinci tura başlıcam.

-Len hakkatten hepimiz unuttuk rakıları ha. Hadi bakalım ağalar, yarışmanın şerefine, yuvarlayın şifa niyetine.

-Yaşara bi be, biraz ezmen varsa versene bir iki tabak daha bize. Eline sağlık çok kıyak olmuş.

-Hemmen geliyo gençler.

-………………………

-Abi çok sağolasın.

-Ya ben bi ara başka bi yerlere falan gittim. Çok acayip bi şey yaşadım. Salonda hiç kimseleri görmedim, sanki uçtum ya. Üç parçayıda ne zaman bitirdik hiç farketmedim.

-Aynısı, aynısı bana olmadıysa namerdim. Her halde kendimizi çok kaptırdık ondan öğle oldu. Ama helal olsun bize, ben hiç kimseden en ufak bi hata duymadım.

-Beyler harbiden de biz o kadar kötü çalmıyoz lan galiba ! Bizim nasıl çaldımızı doğru değerlendiren insanlara denk gelmedik biz. Yoksa o kadar kötü çalsaydık öyle olurmuydu ?

-**** yarın bizim okuldakilerden duyarız epey bi şeyler. Gasteler de yazar zaten.

-Lan bi kazanmış olsak şu anasını sattımının dalgasını, ammada kıyak olur o zaman demi ?

-Hadi beyler çakın bakalım, yoksa burda sabağı etcez.

-Tamam, hadi bakalım hep beraber, şerefe…..

Stres, heyecan, yarışma, ayni bir rüzgar gibi gelip geçmişti… Tıpkı ömürlerin geçtiği gibi. Ama ne demiş o ünlü yazar ? “Önemli olan, semada hoş bir seda bırakabilmektir “. Galiba biz de onu başarmıştık müziğimiz ile…..

Bölüm 10

Gece eve geldiğimde annem, babam uyuyordu. Sabah kahvaltıda yarışma ile ilgili, ” sonuçlar açıklandığı zaman anlarız ” demekle yetindiler. Okula gittiğimiz zaman ayni kahramanlar gibi karşılandık. Tanıdık, tanımadık her kez tebrik ediyordu, özellikle de kızlar. Kendi sınıfımızın haricindekilerle de dialog larımız gelişiyordu. O tarihlerde yaşımız gereği hayat bilgisi dersinden pek ileri olmasakta, bazı olup bitenlerin gayet iyi farkındaydık. Örneğin, başarının kişisel çevre zenginliği kazandırdığını anlamıştık. Çünki arkadaş sayımızda oldukça bir fazlalaşma görülüyordu. Demek ki geniş bir arkadaş çevresine ihtiyaç olduğunda, kişi önce başarılı olmalıydı. Bu, sevgi ve saygınlığıda beraberinde getirecekti. Ayrıca başarının insanı söz sahibi yaptığını da çok çabuk anlamıştık. Artık derslerde hocalarımız fikirlerimize daha sık baş vuruyorlar, daha çok söz hakkı tanıyorlardı. Sanki bizlerle konuşma sitilleri de değişmişti. Bunların haricinde çabuk farkettiğimiz diğer bir başka husus da, kişisel başarının kişide öz güveni pekiştirmesiydi. Özellikle de müzik konusunda, artık kendimizi o kadar küçük görmüyorduk. Bir şeyler üretebilme mevzusunda kendimize güveniyorduk ve o bir şeyleri de iyi ve hakkıyla yapabileceğimize inanıyorduk. Çünki başarı, kendimize olan özgüveni kişiliğimizde bütünlemişti. Bu sadece müzik konusunda değil, derslerimizde de bariz bir şekilde gözlemlenebilen bir gelişmeydi. Artık benim ezberim iyi değil diye tarih, coğrafya gibi dersleri de boşlamamaya başlamıştım. Bu konuda yeteneğim yok diyerek, kendi kendimce yaratıp, sonra da hep arkasına saklandığım bu bahanelere artık ihtiyacım yoktu. Madem ki biz bir şeyi başarabiliyoruz, o zaman başka şeyleride başarabilirdik. Bunun için de sadece, istek ve azmin yeterli olduğunu kavramıştık.

Bir çok arkadaşımızın bizimle olan konuşma tarzlarındaki yeni yapılanmayı da duyabiliyorduk. Artık bizimle lanlı, lunlu ve argo konuşmamaya sanki özen gösteriyorlardı. Hal böyle olunca, bizim de konuşma şeklimizde bir restorasyonun gerekli olduğuna kanaat getirmiştik. Konuşmamız değişmişti, hatta yürüyüşümüz bile değişmişti. Yeni bir kimlik kazanıyor ve bizler değişiyorduk. Daha doğrusu, galiba biz büyüyorduk. Hemde kendilerini kanıtlamış başarılı gençler olarak.

Mücadele ederek elde ettiğimiz statüyü korumak zorunda olduğumuz gün gibi aşikardı. Zira başarı denen kazanç, kişiyi çok çabuk da terk edebilirdi. Belki onu elde tutmak kazanmaktan da daha zordu. Bunun için daha çok çalışıp, daha bir mücadeleci ve daha da yaratıcı olmalıydık. Bütün bunlar belki de daha güçlü olmamız gerektiğinin işaretleriydi. Ayni tabiat ananın belirlediği kurallarda olduğu gibi, güçlüler daha uzun ve hür yaşarlar. Kim bilir, belki onun için kartallar güçlü ve tektir, kargalar ise sürüler halinde….

Üçüncü dersin bitimine az kala hademe, müdür beyin bizi çağırdığını söyleyerek üçümüzü dersten çıkardı. Mozart ve Can da kapının önünde bekliyordu.

-Ne oldu beyler, Kuro bizi neden çağarttı ki ?

-Her halde yarışma ile ilgili konuşacaktır bizimle !

-E hadi girelim o zaman.

-İyi, önden sen gir.

-Tak, tak, tak.

-Gir.

-………………..

-Günaydın hocam, bizi çağartmışınız !

-Evet çocuklar, günaydın, oturun şöyle.

– ! ! ! ! ! ! ! ! ! !

-Sizler de biliyorsunuzdur, bu katıldığınız yarışmanın sonuçları iki hafta sonra gibi belli olacak. Ben…., bu sonuçlar nasıl olursa olsun……., sizlerle gurur duyduğumu söylemek için…….., çağartmıştım sizi buraya….. Bu odadaki yaptığımız en son görüşmede, karşımda asi, kararlı, bir o kadar da inançlı ve gurulu gençler görmüştüm. İnanıp inanmamakta tamamen özgürsünüz, o gün sizleri çok taktir etmiştim. Bugün ise sizleri, odamda, karşımda ve koltuklarımda oturan, daha olgun gençler olarak görüyorum. Eminim ki, kararlı israrcılığınız her birinizde bir yapı taşı haline dönüşür ve bu, okulda ki başarılarınıza da yansır. Bugün ki gazetelerde hakkınızda yapılan yorumlar çok olumlu ve favori rakiplerinizi bile geçebileceğiniz yönünde. Tabi bunların hepsi birer varsayım. Fakat her şeye rağmen, her konuda arkanızda ve yanınızda olduğumu bilmenizi istiyorum. Ayrıca, aşağıda kantinin yanındaki odayı da, müzik çalışmalarınız için hazırlatıyorum. Ekipman olarak eksikleriniz varsa onları da halledeceğim.

-Hocam, lütfen saygısızlık olarak algılamayın, sizi bize karşı yüzseksen derece döndüren neden ne oldu ?

-Güzel bir soru….Ben size karşı hiç bir zaman arkamı çevirmemiştim ki şimdi size döneyim….Tabiri caiz ise bu sizin hüsnü kuruntunuz. Eğer ki bugün ki tavrımı kastediyorsanız……., bir gün bunu siz kendiniz anlayacaksınız.

-……………………………..

-Hocam, müsade ederseniz biz kalkalım.

-Tamam çocuklar, iyi dersler…

Hep birlikte çıkarak, aşağıya keşhaneye sigara içmeye gitmiştik. Tam içeri giriyorduk k,i kızlardan oluşan bir grup,

-Beyler, her tenefüste tuvaletlerde sigara içmekten bıkmadınızmı ya ?

-E peki, sence ne yapsaydık ?

-Mesela bizimle birlikte takılabilirdiniz.

-Tamam kızlar, eğer isterseniz o işi öğle arasında yapabiliriz. Size de uyarsa öğlen Karşıyakalı’da buluşuruz hep birlikte.

-Süperrr. Bunu tenefüslerde de yapsak nasıl olur ?

-Tenefüsler ziyan olur.

-Ay sen de çok şakacıymışın yani !

-Neyse kızlar, şöyle bir müsade edin de biz geçelim. Öğlen görüşürüz.

Böylelikle kızlardan sıyrılarak içeri girmiştik.

-Beyler, Bundan sonra Kuro’ya Kuro denmemesini teklif ediyorum.

-Ya ne dicektik peki ?

-Bence sadece müdür bey demek yeterli olabilir.

-Hadi bakalım buyrun, kırk senelik Kuro’nun adı değişiyo.

-Ver len bi Bafra.

– Bak kardeşim, dün akşam evde Tükçe sölükte bir kelime ararken, ” lütfen ” diye bir sözcük gördüm. Anlamını okudum, gayet güzel ve ilginçdi. Sen bu kelimeyi hiç duydunmu ?

-Yooğo, yabancı bi kelime olsa gerek. Pek İngilizce’ye de benzemiyor ama ! Sen benle dalgamı geçiyon ? Ver bi Bafra.

-Sihirli sözcüğü duyamadım !

-Yavuz, abartma istersen.

-Len salak, sende şuna lütfen deyiver işte, dilinmi aşınır yani ?

-Töğbe estafullah ya, iyi tamam, ver bi Bafra lütfen.

-Al, istediğin Bafra olsun. Bak, şimdi kulağa daha hoş gelmedimi ? Aynı müzik gibi. Her zaman söylerim, müziği müzik yapan ton dur. Eğer sesinin tonu hoşsa nağme gibidir, değilse caz gibidir.

-Yine felsefe.

-Ama doğru sölüyo.

-İyi ki dedin doğru olduğunu, yoksa biz bilmiyorduk.

-Tamam beyler, hepimiz zamanla alışcaz bu konuşma tarzına. Artık adam gibi adam olmamızın zamanı geldi. Neticede hiç birimiz sokak serserisi değiliz.

-Hakikatten ya, biz nerden kaptık bu konuşma şeklini ?

-E her kez öyle konuşuyor !

-Evet doğru, ama farklılıkları yaratan olgular daima küçük detaylarda gizlidir.

-Kulaklarıma inanamıyorum ya, herife bak abi, bizim edebiyatçıyıda solladı !

-E nağapalım, bundan sona ****.

-Hadi bakalım öyle olsun.

-Beyler, öğlen kızlarla Karşıyakalı’ya gittiğimizde fazla sulanmayalım bunlara.

-Neden ?

-Yarışmadan önce bunların gözleri nerdeydi acaba ? Yoksa bizi okulun yeni öğrencileri falanmı zannettiler ? Akıllarınca kendi arkadaşlarına hava atcaklar, okul orkestrasından biri benim sevgilim diye. Onun için fazla pas vermeyelim.

-Duruma göre bakcaz artık.

-Dinleyin beyler, size çok gırgır bi şey anlatcam. Bu Yavuz var ya bu Yavuz, hayatımda tanıdığım en fırlama adam. Geçenler de yine kapmış dedesinin Chevrolet’i sahilde turalıyo. Beni gördü, durdu, ” hadi atla ” dedi.

-Ne zaman len ?

-Ya ne bileyim, oldu işte epey. Biz şimdi Karşıyaka Bostanlı arasında ufak ufak turluyoz. Kenardan iki yavru da önümüzden gidiyo. Şimdi sıkı durun, herifin yaptığını anlatıyom size. Bu, kızların yanından yavaş yavaş geçti… Ama öğle bi geçti ki, sanki onları davet eder gibi. Otuz metre kadar ilerde de yavaşca durdu seninki. Tabi biz aynadan gacileri kesiyoz. Yavrular da, ilahmı desem, yoksa nükleer silahmı bilmiyom, ama çok aynalı fıstıklardı. İkisi aralarında bi şeyler konuştular ve sonada koşarak arabaya doğru gelmeye başladılar. Tam arabaya üç, beş metre yaklaştılar, bu manyak nağaptı biliyonuzmu ? Arabayı kaldırdı yürümeye devam etti, yirmi metre sona yine durdu. Biz şimdi aynalardan vaziyeti kesiyoz. Kızlar önce bi şok oldular, ama ondan sona yine topuk, başladılar arabaya doğru yine koşmaya. Tam bunların arabaya varmalarına üç, beş metre kaldı, bu yine gazladı. Gitti bi yirmi metre daha, sona yine durdu. Kızlar bu sefer harbiden dona kaldı, tam şok… Yani, nasıl olurda bizim gibi kızları bu iki çocuk reddeder gibi, falan, iyimi ? Şimdi kızlar orda duruyo, biz de yirmi otuz metre ilerde. Bu bana ” el salla şunlara, el salla, gelsinler işareti yap ” dedi. Bende, ” lan manyak ne almıyon kızları arabaya, araklasak ya işte ! ” dedim. Bu da ” çağarsana len şunları ” dedi. Kızlar ama hala daha orda öğle duruyo.

-Nerde oluyor bu olay ?

-Tam Remzi’nin orda.

-Allaaaa, rezil oldu kızlar desene. En kalabalık yer.

-He valla. Neyse, ben kızlara el ettim, gelin gibilerinden. Bunnar önce durdu, birbirine bakıştılar falan. Yavuz da bu arada bana ” bak görceksin nasıl gelcekler ” diye saçmalayıp duruyo. Bende ” nah gelirler, beklersin sabaha kadar burda ” diye buna laf yetiştiriyom. Abi harbiden de, kızlar bi süre düşündükten sonra başladılar gelmeye. Ama bu sefer koşarak değil, ağır ağır yürüyerek geliyolar. Benim pencere açık, bu uzattı kafayı benim taraftan dışarı doğru. Tam o sırada da kızlar geldi. Biri, ” ya çocuklar siz dalgamı geçiyonuz allaşkına ? ” deyince, bu da, ” yoğoo ” dedi. Öbür kız ara kapıyı açmaya çalışınca ben yardım etmek için arkama dönmek istedim. Bu adam engel oldu. Sona öbür kız ” açsanıza kapıyı ” deyince, bu herif var ya bu herif, ne dedi biliyonuzmu ? ” Hiç tipimiz değilsiniz, başka kapıya ” dedi ve tam topuk arabayı gazladı. Abi orda kafelerden falan bütün millet bizim bu olayı seyrediyo, iyimi ? Kızlar rezil rusva oldu bütün Bostanlı’ya. Kızlardan birinide hem ben tanıyom, Yamanlar kolejinden. Abi, gaci bi içim su, kebap gibi. Ben tabi yolda buna habire fırça, ” Senin yüzünden kaçırdık aynalı yavruları ” diye. Bu da ” dur len, kafa ütüleyip durma. Araklarız şimdi daha kıyaklarını ” deyip beni susturdu.

-E, sona noğoldu ? Çabuk ol zil çalcak şimdi.

-Ab,i herifte harbiden şeytan tüyü var, yolda köprünün orda allem etti, kallem etti attı iki pilici arabaya, iyimi ? Tabi ondan sona biz vınn. Doğru flamingoların oraya.

-Zil çalıyo, hadi beyler yürüyün..

Bölüm 11

Okulda derslerimizdeki gözle görülür olumlu gelişmeler sonucunda, babam artık en nihayet bana bir gitar anfisi almaya karar vermişti. Yarışmadan bir şey beklemediğini, fakat bu sene mezun olmamı şart koşmuştu. Bende bunun için kendisine söz vermiş ve onu hayal kırıklığına uğratmayacağımı söylemiştim.

Hafta sonu cumartesi babam ile mevcut müzik mağazalarını gezerek her tarafta bakındık. Bir mağazada Sonakord marka yerli yapım 50 watt lık bir kafa kabin bulduk. Kafa aynı birebir Marshall kopyasıydı, üzerinde sadece Sonakord yazıyordu. Kabin ise genişlik olarak Marshall kabin kadar, fakat yükseklik olarak orijinalinden daha heybetliydi. İçinde ise bir tane oldukça büyük çaplı ne üdüğü belirsiz bir hoperlör vardı. Bu günki standart ve teknoloji ile karşılaştırıldığında, gerçekten iğrenç ötesi bir tesisattı. Son derece silik bir sound a ve her ne kadar 50 watt diye yazıyorduysa da, epey düşük bir güce sahipti.

Her şeye rağmen ben bu alete vurulmuştum. O gün dünyanın en mutlu insanlarından biriydim. Artık benim için radyo devri kapanmış, gerçek Amp süreci başlamıştı. Cihazları eve getirdiğimizde, günün tarihini odamın duvarına annemin ruju ile yazmıştım ve hala daha o yazı orda durur. O gün bütün gün evde yeni anfimle lambalı radyomu mukayese ederek testler yapmıştım. İlk başlarda olağan üstü gibi geldiyse de, kısa süre içinde amp de bir gariplik olduğunu sezinlemekde pek gecikmemiştim. Sürekli olarak, albümlerini bulduğumuz gruplardan çalabildiğimiz parçaları çalarak, plak ile mukayeseler yapıyorum. İnanılır gibi değildi. Onlarda Fuzz kullanıyordu bende. Gitarlarımız da elektro olmasına karşın benim çaldığım bir türlü onların ki gibi tınlamıyordu ! Sonunda anladım ki, Amp ses kalitesini çok etkiliyor. Fakat yapacak bir şey yoktu. Bu amp ile yapılabilcek olanın en iyisini yapmak ve onunla yaşamayı öğrenmek zorundaydım. Çünki daha iyisi mevcut değildi. Ama hiç olmazsa davulun yüksek desibelde ki sesi ile baş edebileceğinden dolayı da çok sevinçliydim.

Artık Mustafa’nın da bir amp alması şart olmuştu. Babası bu tür müzik olaylarına pek sıcak bakmadığı için, dedesini ikna edip ona bir Lender ( havlamaya benzer bir ses ürettiği için ona Mustafa Boby Lender adını takmıştı ) amp aldırmıştı. Onunki de 50 watt lık bir kafa kabindi ve berbatında ötesi bir şeydi. Tabi ki günümüzün koşulları ile mukayese edildiğinde… Her şeye rağmen Mustafa da o gün çok mutluydu. Ben ve Can öğleden sonra aletlerimizi Mustafa ların garajına atmıştık. Üçümüz grup içersinde cihazların performansını denemek istemiştik. Sonuçtan hepimiz çok memnunduk. Evet, bir İron Butterfly çalarken onlar gibi tınlamıyorduk ama, daha değişik bir sound ile hiç de fena değildik. Hiç olmazsa enstrumanlarımızı davulun ezici volume üne karşı balanslıyabiliyorduk. O gün müthiş gaza gelmiş bir şekilde üç beş saat çaldıktan sonra, bir an parça arasında garaj kapısının yıkılırcasına tekmelenmesi ile irkildik. Kapıyı açtığımızda Bostanlı polis teşkilatı tam tekmil karşımızdaydı. Sebebiyet verdiğimiz büyük gürültüden çevrenin rahatsız olması nedeniyle, çalışmalarımızın durdurulması istenmişti. Ama yine de mutluyduk, çünki epey bir süre çalabilmiştik.

O akşam bizim evde toplanmıştık. Birlikte günün değerlendirmesini yapıp müzik dinliyorduk.Biriki kadeh rakı da içtikten sonra, çocuklar ertesi gün okul olduğu için saat gece oniki gibi gittiler. Annamle babam zaten misafirlerim olduğu için erken yatmışlardı. Bende bir duş aldıktan sonra bir gibi yattım. O gün hava genelde olduğu gibi çok güzel ve tamamen bulutsuzdu. Yatağım pencerenin yanında olduğu için perdeleri çekmediğim zaman gökyüzünü görebiliyordum. Çok güzel, yıldızlarla dolu bir geceydi. Gecenin geç vakit sessizliği çökmüş, etrafı bir huzur kaplamıştı. Yatağımda daha henüz uyumamış yıldızları seyrediyordum. İşte tam o anda müthiş bir şimşek çaktı ve hemen ikincisi onu takip etti. Ben yattığım yerde büyük bir şaşkınlık içinde arkasından gelmesi gereken gök gürültüsünü beklerken, birden yerin dibinden tarif edemeyeceğim, aşırı bass frekanslı bir uğultu gelmeye başladı. Bu arada da şimşekler hala çakıyordu, gök yüzünde bir tek bulut olmamasına rağmen. Bütün bunlar yedi sekiz saniye kadar sürdü ve ardından delicesine bina sallanmaya başladı. Aniden evin içindeki bütün kapılar çarpmaya başlamış, kolon ve kirişlerin içindeki demir gıcırtıları duyulur olmuştu. Bir yandan diğer odalardan bir şeylerin devrilip kırılma sesleri gelirken, diğer yandan da yatağımın yanındaki camların patlamasından kendimi korumak için, kafamı yorganın altından bir türlü çıkartamıyordum. Yatığım aynı bir beşik gibi odanın bir ucundan diğer ucuna gidip geliyordu. Diğer binalardan yükselen çığlık sesleri, aynı bir savaş alanını andıran seslere karışırken, sonumuzun geldiğini anlamıştım. Bir türlü yerimden doğrulamıyordum. Yorganın altında ellerimi açarak Tanrı’ya yalvarmaya başladım, şu final yarışması bitmeden canımı alma diye.

-Bizim buralara kadar gelmemizi sen istedin. Bari bir kıyak daha yapsan da şu iş yarım kalmasa, Azrail efendiyi de tatile yollasan, yarışmadan sonra gelip canımızı alsa, olmazmı ulu Tanrım ?

Diye yalvarırken birden bire ortalığı kabus gibi bir sessizlik kapladı. İçerden babamın salavat getirme sesleri duyuluyordu. Hemen yatağımdan fırladım, koridorda annemle karşılaştım. Evin içi harp meydanı gibiydi. Acele ile hep birlikte aşağıya indik.

On saniye kadar süren çok şiddetli bir deprem olmuştu. Sokaklar ana baba günü gibiydi. Her kez yatak kıyafetleri ile deli gibi sağa sola koşuşturuyordu. Büyük bir şoktaydık. O esnada yer sarsıntıları ilki gibi olmasa da, hala aralıklarla devam ediyordu. Etrafta görüldüğü kadarıyla yıkılan bina yoktu, ama insanların da tekrar evlerine geri dönmeye hiç niyetleri yoktu. Biz o geceyi arabada geçirdik. Aklım fikrim Mustafa ların garajındaydı. Tanrı dan daha bir süre için izin koparabilmiştim, ama aletlerin ne durumda olduklarını hiç bilmiyordum. Günün ışımasıyla, sanki insanlar da bir sakinleşme moduna girmişti. Çoğu kimseler yavaş yavaş evlerine girmeye başlamışlardı. Çok korkmamıza rağmen artık bizde eve girmiştik. Annem hemen ortalığı toplarken ben ve babam çıkmak için hazırlanıyorduk. Evden okula gidiş güzergahım üzerinde, yıkık hiç bir bina yoktu. Camlar kırılmış, duvarlar çatlamış, bazı balkonlarda da çöküntüler haricinde, görünür daha büyük bir hasar yoktu. Okulun önüne yaklaştığımda, öğretmenler dahil kimse içeri girmemiş her kez dışarda toplanmıştı. Benim geldiğimi gören bazı öğrenciler bana doğru koşarak,

-Abi haberin varmı ?

-E heralde yani. Kimin haberi yok ki ?i

-Hadi ya ! Her kez nerden duymuşki ?

-Duymamak mümkünmüydü ki ?

-Abi, deprem 6.4 şiddetinde olmuş.

-Ulen Hasan, ben depremdenmi bahsediyorum ?

Adını bile bilmediğim bu öğrenci hemen çantasından bir gazete çıkardı. Aceleyle sayfaları çevirerek,

-Baksanıza şuraya.

Her kez gazetenin başına üşüşmüştü. Meraklı gözlerle açılan iki sayfaya bakarken bir kızın çığlık sesi yükseldi,

-İnanamıyorum, birinci olmuşunuz, kazanmışınız..

-Hurra, holey

-Kaf kaf kaf sin sin sin kafsin kafsin kaf…

-Kaf kaf kaf sin sin sin kafsin kafsin kaf…

-Oleeey oley oley oley…

-Bir baba hindi,

-Eeey vallah.

-İstanbul’a bindi,

-Eeeey vallah.

Sesleri ile okulun sokağı sabahın bir vaktinde çınlamaya başlamıştı. Haber çok çabuk okulun önündeki bütün kalabalığa yayılmış, dün gece bütün olanlar unutulmuş, sanki bir bayram sabahı coşkusu oluşmuştu. Gazete almak için her kez bakkalara doğru koşuşturmaya başlamıştı.

Her şeye rağmen müdür bey bizi derslere soktu. Fakat her derste gazetedeki yarışma haberi üzerine konuşulduğu için ders yapılmadı. Üçüncü dersin sonlarına doğru tekrar ortalığın sallanmaya başlaması ile, hepimiz dışarı çıktık ve okul tekrar açıklanıncaya kadar süresiz tatil edildi…

Bölüm 12

Okullar üç gün sonra tekrar açıldı. Bu süreyi devamlı sallanarak ve korku içinde geçirmiştik. Tatilden sonra ki ilk gün, bir takım eğitim ve tatbikatlardan sonra sınıflarımıza çıkmıştık. Birinci ve ikinci derslerimiz deprem ile ilgili konular olduğu için, pek ders işlemiyorduk. İkinci dersin bitimine 15 dakika kala, okul hizmetlisi müdür beyin bizi istediğini söyleyerek dışarı çıkarttı. Hepimiz müdür beyin kapısı önünde toplanmıştık.

-Ne oldu beyler ? Müdür bizi neden çağırtmış ?

-Bizim de haberimiz yok.

-Şİmdi öğreniriz, hadi girelim beyler.

-Tamam hadi girin.

-Tak, tak, tak.

-Gir…

-Günaydın hocam, bizi istemişsiniz.

-Evet çocuklar, gelin, kapatın kapıyı.

-…………………………

-Önce hepinizi tebrik etmek istiyorum. Büyük bir iş başardınız ve benide mahcup ettiniz. Doğrusunu söylemek gerekirse, sizin bu elemeleri kazanabileceğinize hiç ihtimal vermemiştim. Beni ve diğer öğretmenlerinizi gerçekten çok şaşırttınız. Demekki azmin elinden hiç bir şey kurtulamıyor. Elemelerden önceki son görüşmemizde sizlerin çok azimli, çok istekli olduğunuzu görmüştüm, ama yinede bu sonuç benim için sürpriz oldu.

-Neden hocam ? Sizin gözünüzde çokmu yeteneksiz kişilerdik ?

-Hayır öyle demek istemedim. Sizin müzik dalında ki yeteneğiniz konusunda, zaten benim bir yorum yapmam yanlış olur. Biliyorsunuz ki ben bir edebiyat öğretmeniyim. Kendi branşım olmayan konularda da fikir yürütmeyi sevmem. Ancak müzik öğretmeniniz Şekür bey de, çok olumlu şeyler söylemediği için pek umutlu değildim… Demek ki bazan branş öğretmenleride yanılabiliyormuş, hemde mesleklerinde çok deneyimli olmalarına rağmen… Neyse, ben sizlerle şu çalışma yeri işinide konuşmak istemiştim… Şu anda çalışmalarınızı nerde yapıyorsunuz ?

-Hocam pek bir çalışma yapamadık. Ailelerimiz sağ olsunlar bize yeni donanımlar aldılar. Bizde Mustafa ların garajına götürdük, hem test etmek, hemde prova yapmak amacıyla, ama aynı gün içinde ordanda kovulduk.

-Anladım. Artık çalışmalarınızı kovulma endişesi olmadan, okulumuzda yapacaksınız bundan sonra. Üç gün sonra odanız hazır ve ilk provanızda bende bulunmak istiyorum Şekür bey ile. Tabi bir sakıncası yoksa.

-Estafurullah hocam, ne gibi bir sakıncası olabilirki, tam tersine seviniriz.

-Tamam öyleyse. O zaman artık siz gidebilirsiniz.

Tam hep birlikte dışarı çıkarken,

-Hocam, lütfen yanlış anlamayın ama, sadece edebiyat dersinde değil, genelde de isim ve terimler doğru telaffuz edilmeli.

-Ne demek istediğini anlamadım evladım !

-Bitlis değil hocam, Beatles.

-! ! ! ! ! ! !

-Kolay gelsin hocam.

Dışarı çıkıp kapıyı kapadıktan sonra,

-Çabuk kaçın beyler, müdür peşimizden koşmadan.

Tenefüs zili yeni çalmıştı ve hepimiz yine malum yerimizdeydik.

-Abi sen salakmısın ya, şimdi söylencek lafmıydı o ?

-Napiyim, ta o zamandan içimde ukte kalmıştı.

-İyi müdür arkamızdan koşmadı.

-Yok, artık bize karşı eskisi gibi değil. Oda evrimini tamalıyo ve değişiyo. Farketmedinizmi bunu ?

-Evet bizde farkettik de, yinede… ya ne biliğim işte

-Beyler, şimdi bırakın onu bunu da, biz aletleri üç gün sonra buraya attığımızda, Şekür beyle müdür de gelcek. Ne dersiniz, şu üç gün içinde biraz prova yapsakmı, her ikisine rezil olmamak açısından? Hata yapsak, hadi müdür anlamaz ama, Şekür bey uyanır hemen durumu. Baksana, zaten biz iyi çalamıyoz diye hemen müdüre bizi rapor etmiş.

-Selam beyler. Mustafa versene bi sigara.

-Bende Bafra var ama.

-Olsun ya farketmez. Ne iş, ne konuşuyonuz ?

-Ya şu bir iki gün nerde ve nasıl prova yapsak diye konuşuyoduk.

-Aletler nerde şimdi ? Hala sizin garajdamı ?

-Evet, aynı bıraktığımız gibi duruyo.

-Tamam öğlese, okuldan çıkınca bütün aletleri bize atıyonuz. Bizim ev müsait.

-Kemal, senin valide, peder bozuk falan atmasın ?

-Yok be kardeşim, öğle olsa ben bize atın dermiyim ya, adama bak, hayret bi şeysin ha.

-Tamam abi, süper olur valla. E ne kızıyon şimdi ?

O gün okuldan çıktıktan sonra, ailelerimizin arabalarıyla aletleri garajdan alıp Kemal lerin evine götürdük. Biraz zor oldu ama neticede hepsini Kemal’in odasına sıkıştırdık. Ertesi gün de okuldan çıkar çıkmaz doğru prova için onlara gittik. Üst katta ki komşuları gece evlerine geç geldikleri için, pek sorun olacağını düşünmüyorduk. Volume lere de fazla yüklenmeden akşam saat on a kadar parçaları tekrar ettik.

http://img386.imageshack.us/img386/728/dscn2580xd8.jpg

[ Resimde, solda ben ve Steel Rain Forced ( İbanezin ilk çıkarttığı dinazor modeli ) gitarım. Ortada Can ve Cümbüş marka yerli davulu. Sağda Mustafa ve Steel Rain Forced keman bass ı ( şu anda bir Fender Jazz bass kullanmasına rağmen o keman bass ını hala saklar ). Benim arkamda görülen masa şeklindeki o garip cihaz da Vox marka org. Bu fotoğrafı çalışma yaptığımız o gün, Kemal lerin evinde sene 1974 de çektik. ]

Ertesi günde yine okul çıkışı hep beraber buluşarak Kemal lerde provalara devam ettik. İcra ve düzenleme üzerinde yaptığımız bir kaç rötüşden sonra, parçalar daha da bir kaliteli olmıuştu. Artık müdür ve Şekür beyden gelebilecek eleştirilerden korkmuyor ve kendimize oldukça güveniyorduk. Bu arada, artçı sallantılarda şiddetini yavaş yavaş kaybederek hissedilmemeye başlamıştı.

Ertesi gün öğle tatilinde okulun aracıyla, aletleri Kemal lerin evinden alıp, yeni çalışma odamıza getirmiştik. Taşıma işinde bütün öğrenciler seferber olmuştu gönüllü olarak. Odamız büyük ve ferahtı. Her şeyi istediğimiz şekilde güzelce yerleştirmiştik. İlk denememizi yapmak için hazırlanırken müdür ile Şekür bey geldi.

-Kolay gelsin çocuklar.

-Sağolun hocam.

-Nasıl buldunuz yeni odanızı ?

-Sağolun hocam çok iyi olmuş.

-Artık bundan sonra yarışmaya kadar burda rahatsız edilmeden provalarınızı sürdürürsünüz. Yeni aletleriniz hangileri ?

-Şu koca koca şeyler hocam.

-Peki onların görevi ne ?

-Bunlar anfi ve kabinler hocam. Gitar ve bass ın sesini yükseltiyo.

-Pekala, biraz çalın da bakalım dinleyelim ne durumdasınız. Varsayın ki yarışmadasınız.

-Tamam hocam, çalalım.

-……………………..

-Son, ki, üç, dört.

-……………………..

-……………………..

-……………………..

Biz üç parçamızı bitirdikten sonra,

-Bu tarz müzikten pek anlamasamda epey etkilendiğimi söyleyebilirim.Siz ne diyorsunuz Şekür bey, nasıl çocuklar, derslerini iyi çalışmışlarmı ?

-Valla, söyleyecek bir lafım yok müdür bey, parçalarını her yönüyle kusursuz çalıyorlar. Şu anki performansları elemelerdekinden kat, kat üstün. Aferin çocuklar.

-Sağolun hocam.

-Peki, Türkiye’nin önde gelen müzik adamlarından biri olarak, sizce bizim çocukların finallerdeki şansı nedir ?

-Eğer İstanbul’da da bu kapasiteyi sergileyebilirlerse, kesinlikle ilk üçdeyiz derim.

-Umarım bu sefer haklı çıkarsınız, çünki ilk yorumunuz isabetsizdi.

-…………………….

-Tamam çocuklar, ders zili çalıncaya siz devam edebilirsiniz. Okul çıkışından sonra da gece onikiye kadar da burda çalışabilirsiniz, ben İsmail’e haber verdim. Bir isteğiniz olursa o size yardımcı olacak.

-Sağolun hocam.

Müdür bey ile Şekür bey çıkmak için kapıyı açtıklarında, bütün okulu dinleyici olarak kapının önünde karşılarında bulunca, çok şaşırmışlardı. Müdür bey,

-Dağılın çocuklar, dağılın, arkadaşlarınızın çalışmalarını engelleyip rahatsız etmeyin. Hadi bakayım dağılın.

Artık günler sayılıydı. 23 Nisan 1974, bizim için ya fetih günü, ya da yıkım günü olacaktı… Ya kazanacak, ya da ölecektik, gazi olmak yoktu.

Bölüm 13

Son bir kaç günü de yoğun bir tempo ile provalarla geçirdikten sonra 20 Nisan da müdür bey tekrar bizi yanına çağırtmıştı.

-Çocuklar, sizler daha iyi bilirsiniz, yarışmada kıyafet olarak ne giymeyi düşünüyorsunuz ?

-…………………

-Bu konuda bir şey düşünmedinizmi ?

-Valla hocam, bizde bi şey düşünmedik.

-Pekala, o zaman yarın öğleden sonra hep beraber İzmir’e gidip birlikte düşünürüz. İyi bir kıyafetle okulu temsil etmeniz bize daha yakışır diye düşünüyorum. En iyisi yarın Kemeraltı nda ki giyim mağazalarını gezer, güzel bir kıyafette karar kılıp alırız. Uçak biletleriniz de geldi. Bu kağıtları da akşam velilerinize imzalatıp yarın getireceksiniz. Sakın unutmayın, onların onayı olmadan İstanbul’a gidebilmeniz mümkün değil… Yarın öğleden sonra hepiniz izinlisiniz ve öğle tatilinde hep birlikte gidiyoruz.

-Tamam hocam.

-Hadi bakalım, şimdi hepiniz sınıflarınıza.

-Tamam hocam, kolay gelsin.

Ertesi gün hepimiz öğle paydosunda müdür beyin kapısının önünde toplanmıştık. Nasıl bir kıyafet almamız konusunda hiç birimizin bir fikri yoktu.

-Ya beyler, nasıl bir şey alcaz ?

-Bence günümüz batı kıyafetlerine ve müziğimize uygun olmalı.

-Yani yırtık pırtık lewis ve ayağımıza sandalet falanmı ?

-Neden olmasın?

-Hele öyle bi şey isteyinde görün o zaman, müdür de bizi nasıl yırtık pırtık ****** sokak ortasında.

-Beyler, bence hepimiz altımıza lewis larımızı giyelim, üstümüze de Hendrix vari gömlek giyeriz. Ne dersiniz ?

-Nasıl yani, çiçekli hippi gömleklerindenmi ?

-Evet.

-Bence harbiden güzel olur ama müdür bey yanaşmaz o işe. O daha ciddi bi şey isticektir illaki.

-Bizde dayatırız.

-Arkadaşlar, şimdi gider ayak tatsızlık çıkarmanın hiç anlamı yok. Zaten İstanbul’a o da bizle geliyomuş.

-Hadi ya ! Nerden çıktı şimdi bu ?

-Dün akşam valide konuşmuş müdürle telefonda, o kağıdı imzaladıktan sonra. O da, siz hiç merak etmeyin, çocuklarla bende gidiyorum İstanbul’a demiş.

-Hadi bakalım buyrun, şimdi o bize hayatta göz açtırmaz orda. Desenize naneyi yedik.

-Harbiden de ***, bak şimdi görüyonmu, benim moral oldu sıfır.

-Ulan teyyarede hosteslere de sarkamıcaz o zaman ! Öle olduktan sonra ben ne anladım bu finalden.

-Başımıza bi çoban eksikti, o da oldu. Hadi afiyet olsun, suyundan da olsun.

Tam o esnada müdür beyin odasının kapısı açılır ve

-Hepiniz tamammısınız çocuklar? Hadi siz aşağıya inin ben geliyorum. Necati bey sizi bekliyor.

-Tamam hocam, biz iniyoz o zaman.

-Hadi yürüyün çocuklar.

-………………………

-Beyler duydunuzmu?

-Neyi len, yine gamlı baykuş gibi ne yumurtlucan ?

-Müdür yarın akşam iki otobüs kaldırıyomuş İstanbul’a, finalleri izlemek isteyen öğrenciler için.

-Hadi ya ?

-Evet, şimdiden iki otobüste tamamen dolmuş. Hatta daha istek olursa üçüncüyü ayarlıcakmış.

-Anaaa, iyi ya lan işte, biz de otobüsle gidelim, müdür teyyareyle gitsin tek tabanca. Hem otobüsde ne biçim şamata gırgır olur.

-Hayatta kabul etmez. Bi dolap çeviririz diye tırsar.

-Şiiişt, beyler müdür geliyo.

-……………….

-Tamammıyız çocuklar?

-Biz hazırız hocam.

-Hadi öyleyse binelim.

Yolda arabayla giderken,

-Çocuklar, bu sefer işiniz daha zor olacak galiba. Çünki rakiplerinizin hepsi sizler gibi seçilmiş iyi gruplar. Onlar hakkında her hangi bir bilgi edinebildinizmi ? Yani ne çeşit müzik yapıyorlar, ne sazlar kullanıyorlar, gibi?

-Hocam sadece basında yazılanları biliyoruz.

-Peki ne okudunuz basında yazılanlardan ?

-İstanbul gruplarının hepsinin de çok sıkı olduklarını okuduk hocam.

-Peki onlar sıkıda siz gevşekmisiniz ?

-Yok hocam, o anlamda değil. Yani hepside iyi çalıyolarmış.

-Çocuklar, şu güzel Türkçe mizi bu şekilde yozlaştırmak zorundamısınız ? Sıkı… Ne demek sıkı ? İyi değil de sıkı… O zaman iyi sözcüğünü kaldıralım dilimizden, onun yerine hep sıkıyı kullanalım… Evladım, annen, baban nasıl ? Çok sıkılar efendim…

-Hah hah ha, kah kah ka, kih kih ki……

-Ne var ne oldu, çok komik bir şeymi söyledim.

-……………………………..

-İyi kelimesi, yüzyıllarca önce ” edgü ” olarak konuşuluyormuş. Daha sonra egü, egi, igi ve iyi şeklini almış. Bir sözcük, oluşabilmek için bu denli bir evrim keçirsin, sonra da siz kalkıp bir kalemde bunu değiştirip ” sıkı ” yapın. Bu nasıl bir şeydir, anlamam mümkün değil çocuklar.

-Keşke hocam bunun böğle olduğunu siz daha önce söyleseydiniz.

-Neden ?

-E daha önceden bilseydik, hiç zavallı iyi kelimesine böyle bi haksızlık edermiydik hocam ?

-Tabi doğru sölüyo hocam, asla böyle bi yanlış yapmazdık.

-Evet hocam, biz asla o kadar gaddar değiliz.

-Bu durumu hemen mizaha çevirmek zorunda değilsiniz. Eğer sizler kendi öz dilinize sahip çıkmazsanız, zannediyormusunuz ki Ruslar ya da İngilizler çıkar.

-Doğru sölüyosunuz hocam, bundan sonra daha dikkatli oluruz.

-İnşallah…

-………………………

-Necati bey, Konak taraflarında arabayı bir yere park edebilirmiyiz ?

-Sorun değil müdürüm.

-Olmazsa sen bizi Kemeraltı girişinde indir, sonra bir yerde buluşalım.

-Nasıl isterseniz müdürüm.

-En iyisi sen bizi saat kulesinin orda bekle. Biz en geç iki, üç saate kadar geliriz.

-Başüstüne müdürüm.

Necati bey hepimizi vilayet konağı önünde indirdikten sonra, topluca Kemaraltı na doğru yürümeye başladık. Yolda giderken,

-Çocuklar özellikle gitmek istediğiniz bir mağaza varmı ?

-Hocam, paspal yerlere gitmiyelim de faretmez.

-Pardon, anlamadım.

-Yani hocam, paspa adında bir iki yeni dükkan açıldı ya, onları demek istiyor. Çünki orda pek iyi şeyler bulunmuyor da.

-Hiç duymamıştım onların adını, neyse siz nereye istiyorsanız oraya gidelim.

Kemeraltı ve çevresinde ki giyim mağazalarını epey bir gezdikten sonra, beyaz pantolon ve siyah ince kazak giymeye karar verdik. Çünki hippi gömleği ve jeans konusunda segilediğimiz tüm çabalar sonuç vermemiş ve alternatif olarak sunduğumuz tüm teklifler de müdür bey duvarını bir türlü aşamamıştı.

Her şeye rağmen yeni alınan kıyafetlerin, gri okul pantolonumuz ve beyaz gömleklerimizden daha iyi olduğu tartışılmazdı. Bu arada hepimizin siyah ayakkabıları olduğu için, müdür bey bu konuda tasarruf planını uygulamayı uygun görmüştü. Alışveriş bittikten sonra, konuşulduğu gibi saat kulesinin önüne gittik. Necati bey bizi orda bekliyordu.

-Hadi çocuklar, şimdi yine doğru okula.

-Hocam, bizimkiler son dersten zaten çıkmak üzereler.

-Biliyorum, okulda bizim başka işimiz var.

-Hayırdır inşallah hocam !

-Hayır, hayır, merak etmeyin. Saat beşbuçukta gazetecilerle okulda randevunuz var.

-Öylemi ? ! ?

-Evet, okula gelir gelmez hemen boş bir sınıfa gidip, üzerinizi değiştirin ve yeni aldığınız kıyafetlerinizi giyin. Resimlerinizi çekecekler.

-Ooo, demek ki meşhur olmaya başladık artık. Hangi gazeteden geleceklermiş hocam ?

-Milliyet gazetesi ve Hey dergisinden gelecekler.

Okulun önüne geldiğimizde gazeteciler oradaydılar. Arabadan iner inmez hemen müdür bey muhattap oldu ve onları kendi odasına götürdü, sanki meşhur olmak isteyen kendisiymiş gibi. Bizde boş bir sınıfda kıyafetlerimizi değiştirdikten sonra müdür beyin odasının önünde toplandık. Yarım saatlik bir bekleyişten sonra kapı açıldı ve her kez dışarı çıkarken,

-Tabiki istediğiniz kadar resim çekebilirsiniz, fakat yarışma bitip sonuçlar belli olmadan çocuklar reportaj yapmak istemiyorlar. Bu durumu anlayışla karşılayacağınızdan eminim.

-O zaman biz okul önünde ve içersinde bir kaç poz alalım, uygun olanları basarız.

-Sizler nasıl uygun görüyorsanız.

-Tamam o zaman, çocuklar, hep beraber inelimmi aşağıya ?

-Tabi, olur.

Okul önünde ve içinde bir çok poz resimler çekildi. Bu arada da Hey dergisi gazetecileri, gerçekten reportaj yapmak isteyip istemediğimizi sordular. Bizde, yarışmadan sonra daha uygun olacağını söyleyerek, müdürümüzle hem fikir olduğumuzu belirttik.

http://img219.imageshack.us/img219/740/dscn2596lo3.jpg

( Soldan sağa, Bülent, Can, ben, Mustafa ve Mozart, okul kapısının önündeki sokakda )

O günün akşamı hepimiz Mustafa larda toplanmıştık.

-Evet beyler, yarın yolculuk var ha ?

-Yani, yumurta artık kapıya geldi, heycan da başladı valla.

-Ya şu ABC kolejimi nedir, o okulda borozan çalan uzun saçlı bi baro var.

-Eeğe ?

-O herif elemelere okul dışından girmiş. Nasıl bunnar diskalifiye olmayıp finallere kalmış annamadım, tip hemde konservatuar öğrencisiymiş.

-Haa, onu bende duydum, ama ben Fenerbahçe lisesi diye biliyorum.

-Boş verin ya, sallayın gitsin. Nasılsa karşımızda duramayacaklar.

-Maşallah Mustafa, bakıyorumda senin moralin sağlam, heycan durumlarıda gram gibi !

-Heycanlansam noğolur, heycanlanmasam noğolur ? Neticede oraya aslanlar gibi çıkp çalmıcazmı ? Onun için ben artık kafaya takmıyom. Bence sizde hiç gereksiz heycan yapmayın.

-Demesi kolay.

-Peki, şunu hiç düşüneniz oldumu ?

-Neyi ?

-Ya hiç bi dalda ilk üçe bile giremezsek !

-Sus lan, azından yel alsın.

-İyi alsın da, ama yinede hiç düşüneniz olmadımı bunu ? Neticede bu bi yarışma, kaybetmekte var kazanmakta.

-Valla ben düşündüm. Eğer öğle olursa, her halde asla bi daha bizim okula gitmem. Yani okul değiştiririm.

-Ben evdekilere ne derim bilemiyom !

-Müdür bizi mutlaka çiğ çiğ yer beyler.

-Harbidende yer valla, okulun şerefini iki paralık ettik diye.

-Morruklar, iyi şeyler düşünelim ki, iyi şeyler olsun.

-Konuştu yine Konfiçyüs.

-Bence doğru diyo, bu tarz şeyleri aklımıza bile getirmemeliyiz. Elemelerde nasıl oldu, finallerde de aynısı *****.

-Yarın teyyare kaçta kalkıyomuş, bileniniz varmı ?

-Galiba bir uçağına bincez.

-Ben bi bavul alcam, her kez eşyasını oraya koyar. Boşuna taşımayın elinizde başka şeyler.

-Yeşilköy’e iner inmez doğru Ataköy Turistik tesisleine gitcekmişiz. Mal gibi bütün okulları oraya toplucaklarmış.

-En azından inşallah her okulun kendi odası vardır. Elemelerdeki gibi bi odayı üç okul paylaşmasak bari.

-Eğer Kuro da bizim odada yatarsa, işte o zaman boku yedik. Bize askerlik yaptırır orda alimallah.

-Yok daha neler. Hocaların ayrı odaları vardır, fazla laubalilik olmasın diye.

-Peace yaparmıyız yarın akşam orda ?

-Her halde yani. Oralara kadar gitcez de hiçmi eğlenmicez kardeşim ?

-Doğru diyon da, eğer müdür bizi bi yakalarsa ağzımıza s.çar, haberiniz ola, benden söğlemesi.

-Lan amma şom ağızlı herifsin ha. Şimdi sen bunu dedin ya, yakalancağmız yokduysa bile yakalanırız, iyimi ?

-İyi tamam tamam, ben bi şey demedim.

-Çocuklar, bakkaldan bi ufak kanyak alıp çakalımmı ?

-Bu saatte ne kanyağı ya, ben kaçıyom zaten. Sabah erken kalkcaz, işlerimiz var.

-Kaçda buluşuyoz yarın okulda ?

-Sabah on da hepimiz orda olcaz.

-E hadi o zaman hep beraber kaçalım.

-Tamam, hadi yürüyün.

Bölüm 14

O gece her ne kadar ortamı germemek adına arkadaşlarıma bir şey belli etmediysemde, bütün gece heyecandan uyuyamadım. Sabah alelacele ettiğim kahvaltıdan sonra, annemin, babamın hayır duvalarını alarak okulun yolunu tuttum. Hava açık ve güzel olmasına rağmen, serin bir 22 Nisan sabahıydı. O gün çok farklı bir gündü. Aynı yeni elbiseleri, yeni ayakkabıları alınmış, içi içine sığmayan bir bayram çocuğu gibi, büyük hesaplaşmaya bir kala biraz heyecanlı, biraz korkulu, gidiyor, gidiyor, gidiyordum. Her gün bir solukta yürüdüğüm okul yolu bir türlü bitmek bilmiyordu. Tıpkı büyük usta Aşık Veysel’in dediği gibi ” Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece “. Biz de yürüyorduk bu uzun ince yolu, bizde gidiyorduk gündüz gece. Bazen ürkek ve korku dolu, bazen sevinç içinde. Bazen mağrur ve gururlu, bazende kötü kaderlerinin altında ezilmiş çağresizler gibi. Esasında bu hiç de abartılmaması gereken, çok perdeli hayat oyunun sıradan bir sahnesinden başka bir şey değildi. Kısacası tüm çıplaklığıyla yaşamın ta kendisiydi…

Okula geldiğimde bizim çocuklar kapının önündelerdi.

-Selamın eleyküm millet.

-Aleyküm selam ağa.

-Durumlar nasıl ?

-Müdür az önce haber dönderdi. Birinci derse girmesinler, beni kantinde beklesinler demiş.

-Niye hepiniz böyle gerginsiniz ?

-Değiliz…

-E iyi ozaman, ben bilmem neremden uyduruyom.

-Bilader, üstümüze varma sabah sabah.

-Ya kim üstünüze varıyo ? Noğoldu, neden böğlesiniz lan, hasta etmeyin adamı ! ?

-Neden *****? Tırsaki olduk işte hepimiz.

-………………………………

Birinci ders boyunca hepimiz öylece konuşmadan kantinde oturduk. Tenefüs zilinin çalmasına bir kaç dakika kala müdür bey geldi.

-Günaydın çocuklar.

-Günaydın hocam.

-Her şey tamammı, hazırmısınız ?

-Evet hocam

-Neyiniz var hepinizin böyle ?

-Yok bi şeyimiz hocam.

-İyi peki, öyle olsun….. Bir şeyemi sıkıldı canınız ?

-Hayır hocam.

-………………

O sırada öğrenciler tenefüse çıkmış, okul aracıda kapının önüne gelmişti. Bütün herkez minibüsün etrfında toplanmış bizleri bekliyordu. Müdür,

-Hadi siz binin arabaya, ben birazdan geliyorum.

Bir kaç dakika sonra müdür, bütün okulun hocalarıyla birlikte yanımıza geldi. Onları görünce bizde şaşkın bakışlar içinde araçtan indik. Öğretmenlerin kimi tokalaşıp, kimi öperek bol şans diledikten sonra, tekrar arabaya bindik. Bütün öğrenciler minibüsün etrafını sarmış ve tezahürata başlamışlardı. O anda tüylerim diken diken olmuş, içimi çok garip duygular kaplamıştı. Çevredeki bütün apartmanlardan her kez balkonlara çıkmış, bizleri alkışlayarak diğer öğrencilere destek veriyorlardı. Yer gök inliyordu adeta, ama arabanın içinde çıt yoktu… Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu… Müdür bey de vedalaşıp bindikten sonra, aniden elinde bir kova su ile beliren okul hizmetlisi Hatice hanım görününce, içerde bir kaç hıçkırığı andıran ses duyulmuştu. Yavaşça kalkıp hareket etmemize rağmen, öğrenciler hala arkamızdan koşarak tezahürata devam ediyorlardı. Bunun üzerine müdür bey,

-Demek bu kadar seviliyorsunuz ha, gerçekten çok şaşırdım.

-…………………………….

Yol boyunca Karabağlar’a kadar kimse tek kelime konuşmamıştı.Müdür bey,

-Çocuklar bu ruh halinize bir türlü bir anlam veremiyorum. Çevrenizde popülersiniz ve seviliyorsunuz. Omuzlarınıza büyük bir sorumluluk aldınız ama başarma şansınız var.Sizi seven insanların sizden bekledikleri var.Bütün bunlar böyleyken. bu şekilde olmanızın sebebi nedir ?

-………………….

Uzun zamandır beklenen olmuştu. Aniden …………bağıra bağıra, salya sümük ağlayarak, önde oturan müdür beye,

– Evet, belki eskiye göre çevremizde daha seviliyoz. Ama her kez bizden bi şey bekliyo, yani başarmamızı. Omuzlarımızdaki sorumluluğun ağırlığı da cabası. Bu yük bize ağır geldi hocam, bizi aştı gari. Bizim etimiz ne budumuz ne ? Yaptığımız şu işin hiç bi garantisi yok. Ama eminiz ki sizin savurduğunuz tehditlerin garantisi vardır. Böğle bi sorumluluk aldığımızı biliyodunuz, bi günden bi güne, çocuklar bi isteğiniz, bi sıkıntınız varmı diye bir kerecik olsun sordunuzmu ? Şu olayda bize verdiğiniz kupkuru boş bi odadan başka, bize ne desteğiniz oldu müdür bey, sorarım size ne kıyağınız oldu ? Şu işe girdik gireli hepimizin piskoljisi bozuldu müdür, senin bundan haberin varmı ? Ha, söyle varmı ? Bak Sırrı babanın okulu bize yüz metre uzaklıkta. Oda hoca, sende. Onun da koleji var, senin de. Git bak bakalım onnarın çalışma odaları nası ? Gitardan mikrofonuna, davulundan anfilerine kadar her şeyleri var, hiç bi eksikleri yok. Adamın aldığı gitarlar da hemde Alman Framus. Sen bize koftisinden bi japon gitarı bile almadın. Sen bu anfileri, gitarları, davulları aldırıncaya kadar neler çektik biliyonmu müdür ? Yoksa ailelerimiz sana Erdem kolejinde ödenenden dahamı az veriyo ? Neymiş efendim, neden böğle oldumuzu annıyamıyomuş. O zaman senin annayışın kıt. Sen eğitimci adamsın, bizmi öğretcez sana böğle şeyleri ?

Müdür bey kıpkırmızı olmuş, büyük bir şok içindeydi. Hiç konuşmadan büyük bir soğukkanlılıkla, sadece haykırışları dinliyordu. …….. tamamen kendini kayetmiş, çığırından çıkmıştı. Durumun ilginç tarafıda kimsenin buna müdahele etmemesiydi. Esasında bütün bunlaro ana kadar olan birikmişlerin bir patlamasıydı. Kim bilir, belkide rock çı ruhunun bir baş kaldırısı ya da isyanıydı.

Müdür bey,

– Necati bey hemen arabayı kenara çek.

Müdür bey yorgun bir şekilde, sanki öğretmeninden şamar yemiş bir öğrenci edasıyla araçtan inerek, yolun kenarındaki dükkanların arasından kaybolmuştu. Minibüsün içinde kimse konuşmuyordu. Her kez donmuş bir şekilde, hiç kımıldamadan yerinde oturuyordu. Müdür bey kısa bir süre sonra tekrar arabaya geldi. Kapıyı açarak,

-Şurda temiz bir lokanta buldum, hep beraber gidip bir şeyler yiyelim.

-Uçağı kaçırmayasınız müdür bey !

-Bu yarışmanın artık benim için hiç bir önemi yok.

-Aman müdürüm etmeyin, eylemeyin, yakışırmı bizim okula pes etmek !

-Evet yakışmaz biliyorum, ama çocukların sağlığı benim için her şeyden önemli. Çünki aileleri onları bana teslim etti. Bu nedenle onlar da artık benim namusum.

Müdür bey tam damardan girmişti. Egeliler olarak zeybek kanımız kabarmış,yine efeliğimiz tutmuştu.

-İnin lan aşşağa. Bu saatten sonra yavşakmı dedirtcez kendimize ? Varmı delikanlılıkta böğle numaralar ? Yakışırmı bize işin ortasında göt olmak ?

-Afferin çocuklar, aslanlarım, daşşaklı koçlarım benim. Siz İsmail’i donuna sı.tırmış delikanlılarsınız, tabi ki yakışmaz sizin gibi yiğitlere yarı yoldan teskere almak.

Bu konuşmaları duyan müdür bey utancından mosmor olmuştu. Ama hiç sesini çıkartmamıştı. Hepimiz arabadan indikten sonra yolda hiç konuşmadan lokantaya gittik. Yemekler geldiğinde

-Hocam, sizcede sakıncası yoksa biraz çabuk yesek. Uçağın kalkmasına bibuçuk saat var.

-Artık ben hiç bir şeye karışmıyorum, nasıl istiyorsanız öyle yapın.

-Peki hocam. Hadi arkadaşlar biraz acele edelim.

Yemeği çarçabuk yiyerek, hemen arabaya binip, doğru Cumaovası’nın yolunu tuttuk. Hava alanına geldiğimizde daha uçağın kalkmasına bir saat vardı.

http://img529.imageshack.us/img529/8848/dscn2610ld3.jpg

Cumaovası hava alanında…

Biz salonda beklerken, müdür bey uçuş işlemlerini halletmek için gişelere gitmişti.

-Beyler hiç moralimizi bozmayalım.

-Abi çıkarız çalarız, inceldiği yerden kopar.

-Saçmalama, biz oraya kazanmaya gidiyoz. Yoksa ne işimiz var Allahın İstanbul unda ?

-Neyse, ben içimi döktüm rahatladım.

-Evet arkadaşlar, biz kazancaz. Çünki biz iyiyiz, başka türlü yok.

-Hadi bi kaf kaf çekelim şimdi burda.

-Ya bi rahat dur be kardeşim, manyakmısın sen nesin ya .

-Len biraz soytarılık yapalım dedik işte dümbük.

O sırada elinde uçuş biletlerimizle müdür bey gelir.

-Yavuz, sen elindeki bavulu az önce gittiğim gişeye teslim et.

-Tamam hocam.

-……………….

-Çocuklar vakit geldi, artık gitsek iyi olur.

-Necata bi, hakkını helal et.

-Abi, bize bol şans dile.

-Amman abi yolda dikkatli ol.

-Hadi Necati abi, kendine iyi bak.

-Abi her keze bizden selam söyle.

-Necati bey, akşam okulun önünden üç otobüs kalkacak. Zeki bey ilgileniyor, sizde yardımcı oluverin ona. Her otobüsün ilk sırasında ki iki koltuk öğretmenlere ayrıldı, sizin de bilginiz olsun.

-Siz hiç merak etmeyin müdür bey.

-E hadi o zaman görüşmek üzere.

-Hepinize iyi yolculuklar. Sağlıcakla gidin, selametle gelin.

Uçağa bindiğimizde fazla kalabalık değildi. Hepimiz bir tarafa oturduk. Zoraki bir şekilde neşeli olmaya çalışırken, aslında hepimiz son derece heyecanlı ve birazda gergindik. Müdür bey de oldukça düşünceli görünüyordu. Kırkbeş dakikalık bir uçuştan sonra, İstanbul’a indiğimizde hemen bir taxiye binerek doğru Ataköy Turistik Tesislerine gittik.

http://img140.imageshack.us/img140/9118/dscn2612tt3.jpg

Ataköy’e geldiğimizde taxiden indikten sonra.

http://img517.imageshack.us/img517/916/dscn2611nu3.jpg

Tesisin bahçesinde soldan sağa, Bülent, Can, Mozart, Müdür bey, ben ve Mustafa.

Müdür bey kayıt ve muammeleleri yaptıktan sonra, hepimiz biraz yorgun olarak odalarımıza çekildik. Öğrenci olarak bizlere üçer yataklı iki oda ayrılmıştı. Müdür beyin odası ise ayrıydı. Tabi buna hepimiz çok sevinmiştik. Önce hepimiz odanın birinde toplandık.

-Beyler, içinizde yorgun olan varsa sızsın biraz. Akşama alem yaparız.

-Abi, ben biraz uyusam fena olmıcak valla.

-Len burda hiç karı kız falan görmedik, ne biçim yer burası ? Yoksa lavuklar kulübüne falanmı denk geldik, ne iş ?

-Sen dur hele, acele etme. Onnar gece geç vakit çıkar piyasaya.

-Ağalar, accık bende sızaki durumlarına gircem. Akşama fit olayım.

-İyi o zaman, her kez yatsın zıbarsın.

-Ben icabında şöle bi arazi keşfe çıkarım bi inceden.

-İy,i sen ne bok yersen ye.Akşam da en geç beşte hepimizi uyandır.

-Tamam moruklar merak etmeyin.

-Lan bana bak, sakın gündüz gündüz gidipte peace lenmeyesin bi yerlerde ha.

– Sen yat geber orda sesin çıkmasın…

-Güya konuşmalarımızı düzeltmiştik, şu hale bak. İyi ki düzeltmişiz, bir de argo konuşsaydık kim bilir nasıl olurdu.

-Demek ki düzgün konuşmaya ancak bi hafta dayanabiliyoz.

-Hiç yoktan o kadarı da iyidir kardeş.

-Hah hah ha, kih kih ki

-Ulan ne adamlarsınız ha iyimi. İşiniz gücünüz kakara kikiri makara.

-Hadi zıbarın artık len, çenenizden uyuyamıyoz burda…..

Bölüm 15

Dörtbuçuk gibi uyandığımda her kez daha horul horul uyuyordu. Anlaşılan bir önceki gece kimse benim gibi uyuyamamıştı. Belki de ani hava değişikliğidi buna neden olan.

-Haydi beyler, kalkın artık sabah oldu.

– ———————————

– Ya uyansanıza artık, öldünüzmü be ne oldunuz ?

– ———————————

– Noğoluyoz ya, ne bağarıyon lan ?

– Atın şu manyağı dışarı.

– Len tam rüyamın en heycanlı yerinde kart horoz gibi ne bağırıyon !

– Kalkın artık hadi, saat beşe geliyor. Uyumayamı geldiniz buraya ?

– Ne rüyası görüyodun bilader?

– Sahnede, bu Can manyağına malum olmuştu ya, yumurta yağmuruna tutulduk. Kendimizi zor attık anasını satayım kulislere, iyimi. Tam orda sonuçlar açıklanacağa zaman bu Yavuz kart hororozunun sesiyle uyandım.

– Eyvahlarım olsun, aptala malum da olur. İstermisiniz şimdi bu salağın rüyası çıksın !

– Töbe de len, ağzından yel alsın gerzek.

– Benim töbe dememle iş olcaksa, iyi o zaman bin kere töbe.

– ————————————

– Beyler, hepimiz şöyle bi güzel toplanalım, sonada çıkıp müdür beyi arayalım.

– Çok özledin galiba müdürcüğünü !

– Evet beyler, bende aynı şeyi sölicektim, benim müdür beyle konuşmam gerek. Öğlen Karabağlarda çok yannış oldu.

– Açmayın şu mevzuyu.

– Yok bilader, ben onunla konuşcam. Yaptığım koftilik yenilir yutulur cinsten değildi. Adamın hiç bi günahı yokken belki de hayatında hiç duymadığı lafları duydu benden. Özür dilicem, gerekirsede yalvarcam affetmesi için.

– ——————————–

– İcabında ben tek tabanca konuşurum onunla.

– Hayır olmaz, biz seni tek başına bırakmayız. Her ne kadar her bi şeyi tek başına sen dediysende, söğlenenler hepimizin sesiydi bilader. Onun için bizde yanında olcaz.

– Evet doğru.

– O zaman birimiz dışarı çıksın, kimseye çaktırmadan bi bakkaldan beş şişe bira kapsın gelsin. İçtikten sona şöle kendimizi bi toparlayıp müdür beyi ararız. Bulduğumuz zaman da konuşuruz. Tamammı, ne diyonuz ?

– Uygundur.

– İyi öğlese, ben gidiyom biraları almaya.

– Len bana bak, sakın gelirken elinde şişelerle müdür beye kapılmayasın ha.

– Tamam, ben şimdi giderken ortalığı keserim, merak etmeyin.

– ————————————-

– Harbiden de olay çok yannış yerde, yannış zamanda oldu. Çok da gereksizdi.

– Nağapalım, oldu bi kere. Artık nağapcaz yapcaz düzeltcez bu işi.

– Yavuz, hazır gitarında burdayken patlatsana bi ” Melancholy Man “. Bülent sen söğleme ama, bırak o sölesin.

– Durun önce bi akorduna bakayım şu zımbırtının.

– Beyler, kimdendi bu parça ya ?

– Rare Birth ün.

– Ha tamam, ” Synpathy ” yi çalan adamlar. Ya o grup harbiden de çok sıkı. Çok değişik tarzları var.

– Evet bencede.

– —————————–

– Hah, biralar geldi. Kimse çakozlamadı vaziyeti demi ?

– Noğoldu, müdür beyi gördünmü ?

– Abi burası kerbela gibi bi yer, kimseler yok ortalıkta. Sırf diğer yarışmacılardan bi kaç tip gördüm.

– Saat altıya geliyo ağalar, dikkat ettiyseniz müdür bey bizi hiç arayıp sormadı !

– Acaba buralardamı, yoksa şehiremi gitti ?

– Len bura köymü şehire gitsin a keriz ?

– Tabi köy gerzek. Kapıda ne yazıyo görmedin galiba. Hem buranın adı Ataköy.

– Abi hayatımda bunun gibi bi tokmak adam görmedim…

– Bırakın şimdi tatavayı, nağapcaz ?

– İçimizden biri gitsin, resepsiyondan müdür beyin nerde oldunu öğrensin.

-Tamam, ben gidiyom.

– Çabuk gel bilader, takılma bi taraflara.

On dakika kadar sonra,

– Noğoldu abi ?

– Müdür bey kırk numaralı odada kalıyomuş, çıkmamış bi yere. Bende gidip rahatsız etmekten tırstım, kendisini kafeteryada bekliyoz diye haber göndermelerini söğledim.

– E hadi o zaman biz de çıkalım. Adam bizden önce gelipte bizi beklemesin.

-Tamam, e hadi o zaman.

Hep birlikte kafeteryaya gittiğimizde müdür bey yoktu. Sadece bir kaç masaya gruplar halinde diğer yarışmacılar toplanmıştı. Kuytu bir köşeyi tercih ederek, cam yanında ki bir masaya oturduk. Yarım saat kadar sonra müdür bey geldi. Hepimiz ayağa kalkarak,

– Hoşgeldiniz hocam.

– Oturun çocuklar.Ne yaptınız ?

– Epey yorulmuşuz, hepimiz yattık uyuduk. Az önce kalktık hocam.

– Birşeyler yedinizmi ?

– Yemedik hocam, sizi bekledik.

Müdür bey eliyle işaret ederek, garsonu çağırıp siparişleri verdi.

– Evet yarın büyük gün, nasıl hissediyorsunuz kendinizi ?

– Hiç iyi hissetmiyoz hocam.

– Neden, fazlamı heyecanlısınız ?

– Yok esasında çok heycanlı değiliz.

– Peki o zaman sebep nedir ?

– Hocam, ben öğlen yaptığım terbiyesizlikten, saygısızlıktan vede küstahlıktan dolayı sizden çok özür diliyorum. Beni affedin demeye dilim varmıyo. Sizin yerinizde ben olsaydım asla affetmezdim. Ama yine de gerçekten çok çok üzgün olduğumu bilmenizi istedim. Özür dilemekle de bir şeylerin hallolmıcanı iyi biliyorum ama elimden de başkası gelmiyo.

– ————————————

– Bak evladım, seni gayet iyi anlıyorum. Unutmayın ki, bizde gençtik bir tarihlerde, ayni sizler gibi. Bizimde bazı hatalarımız olmuştu, yüreğimin bir yerlerine yerleşmiş ve hala hatırladığımda üzüntü duyduğum şeyler bunlar. Ama daha önemli olan, özür dilemek yerine, insanın sonradan pişmanlık duyabileceği şeyleri yapmamasıdır. Tabi ki bu bir olgunluk meselesidir hiç şüphesiz. Bizlerin görevi de, bu çok kritik dönemlerinizi, mümkün olan en az yanlış ve zayiatla, olgunluk sürecine taşımaktır. Hem ayrıca şöyle bir laf vardır, sizler de duymuşunuzdur. ” Affetmek büyüklüğün şanındandır ” . Ben de bir büyük olduğuma göre, öyleyse bana da affetmek düşer. Büyük olduğum için, şanlı olup olmadığım meselesine hiç değinmek istemiyorum. Tek dileğim hayatta bu tür hatalara bir daha düşmemendir. Çünki her kez, ileri yaşta olsa bile, bu şekilde bir yaklaşım göstermiyebilir. Ben senin samimiyetine inanıyor ve seni affediyorum evladım.

…………… sandalyesinden kalkıp Müdür beyin elinden öpmüştü. Oldukça deneyimli, bir o kadar da başarılı bir eğitimci olan Abdurrahman bey, son hamlesiyle şah mat yapmayı çok iyi ve büyük bir olgunluk içinde gerçekleştirmişti. Masada hepimizin başı öne eğik, cezalarına razı olan, suçluluğunu kabul etmiş sanıklar gibiydik. Müdür bey,

– Çocuklar, bu yemekler soğuduğu zaman pek lezzetli olmaz. İsterseniz devam edelim, ne dersiniz ?

– Hocam, bizde iştah kalmadı ki, fena dağıttınız bizi.

– Artık unutun bu meseleyi, çünki ben zaten çoktan unuttum.

– Çok büyüksünüz hocam.

– Sizler daha da büyük olacaksınız, bundan en ufak bir şüphem yok. Hadi bakalım, devam edin artık yemeklerinize.

Yemeğimiz bittikten sonra, ertesi gün ile ilgili bazı hususları görüşüp, odalarımıza çekilmiştik. Müdür beyin karşısında ki ezikliğimizden dolayı, hiç birimizin neşesi yerinde değildi. Aldığımız çok sıkı dersi hazmetmeye çalışarak yataklarımıza uzanmıştık.

Ertesi gün hepimiz erkenden kalkmış ve büyük bir heyecan içindeydik. Saat sekiz gibi yine hepimiz kafeteryada toplanmıştık. Bir kaç dakika sonra da müdür bey gelmişti.

– Günaydın çocuklar.

Hep beraber,

– Günaydın hocam.

– Moraller nasıl çocuklar ?

– Hocam moralimiz iyi de, bi de şu heycan olmasa.

– Heyecan mutlaka biraz olacak, ama korkmanıza da gerek yok. Çünki sizler iyisiniz ve inançlısınız, benim ümidim çok.

– Hocam, ya hiç bi derece alamazsak ! ?

– Canınız sağolsun. Ben sizlerle yine her zaman gurur duyacağım. Bundan emin olabilirsiniz.

– Ceza falanda yokmu ?

– Çocuklar lütfen saçmalamayın. Bugün hayatınız boyunca asla unutamayacağınız bir gün olacak, bunun tadını çıkarmaya bakın.

– Oleeey.

– Saat onda hepimizin orda hazır olması gerekiyor. Ses ayarları yapılacakmış ( sound check ). Şimdi bir şeyler yiyip bir an önce yola koyulsak iyi olur.

Alel acele kahvaltı ettikten sonra, spor ve sergi sarayına gitmek üzere bir taxi ye binerek yola koyulduk. Daha henüz salona varmamıştık ki, heyacanımız doruk noktasındaydı.

Spor ve sergi sarayına geldiğimiz an.

Taxi den iner inmez müdür bey fotoğrafımızı çekmek istemişti. Salon arkamızda tıpkı bir Arene gibi, bütün heybeti ve soğuk yüzü ile duruyordu. Artık hesaplaşma zamanı gelmişti. Ayni silahlarını kuşanmış Gladiyatörler edasıyla, sanatçı giriş kapısından içeri girdik.

Bölüm 16

Kapıdan içeri girer girmez çok hareketli bir kalabalıkla karşılaştık. Ayni Ege elmelerinde olduğu gibi, burda da her kez bir taraflara sanki bilinçsizce koşuşturuyordu. Tüm yarışmacıların yüzündeki heyecan ve endişe ifadesi gözden kaçmıyor ve bu tedirgin ortam ister istemez bizede yansıyordu. Müdür bey, göğsündeki etiketten anlaşılan bir görevliye kulislerin nerde olduğunu sorunca, o kişide kulisler olmadığını, her kezin koridorun sonunda ki büyük salonda toplandığını söylemişti. Bunun üzerine tribünlerin altındaki geniş uzun koridorun sonuna doğru yürümeye koyulduk. Hepimizde deplasmanda olmanın verdiği garip bir durgunluk vardı. Müdür bey önde, bizler arkasından ilerlerken, koridorun sonuna yaklaştıkça, uğultu ve bağırış çağırış sesleride yükselmeye başlamıştı. Kulis olarak bahsedilen bu salon oldukça büyüktü ve içinde de duvarlarından anlaşıldığı kadarıyla, epeyce büyük bir oda vardı ve kapısında da ” Jüri ” yazıyordu. Salonun bütün duvarlarına sabitlenmiş, tahtadan bank şeklinde oturulacak yerler vardı. İçersini görünce bu duruma biraz şaşırmıştık, ama nedendir bilinmez, Karşıyaka dışında her yeri yabancı bir yer olarak gören ve hatta İstanbul’u da büyük taşra olarak bilen bizler, bu fukara ve bakımsız görünüşten dolayı oluşan şaşkınlığımızı üzerimizden çabuk atmıştık. Bizim için sanki Türkiye’nin merkezi Karşıyaka’ydı. Kim bilir, belkide müzik dünyasında olup bitenleri çok çabuk öğrenip ve nerdeyse günü gününe takip edebildiğimiz içindi ( birinci bölüm ). Müdür bey de hayretini gizleyememişti.

– Allah allah, yokmu burda doğru düzgün oturulacak bir sandalye ya da koltuk ?

– Hocam, siz burasını galiba Karşıyaka zannettiniz !

– Hayır evladım, insan hiç olmazsa içeri bir kaç masa sandalye koyar.

– Olsun hocam, bizi çok rahatsız etmiyor. Ama ben şimdi size bir yerlerden bir sandalye bulup getiririm.

– Yok, yok evladım, ayrılma bir yere, hepiniz burda birlikte durun. Ben şimdi gidip birazdan geleceğim.

Diyerek müdür bey tekrar geldiğimiz koridora doğru yöneldi. İçersi gerçekten çok kalabalıktı.

– Ya beyler, bu adamlar parçalarına hiç çalışmamışlar galiba !

– Nerden çıkardın şimdi bunu ?

– E baksanıza, her kez çalacakları parçalara çalışıyor.

– Bilader, ben şu uzun saçlı barodan acayip gıcık kaptım. Hani bahsediliyordu ya, Fenerbahçe lisesinin uzun saçlı borozancısı diye, işte bu o tip.Bi kaynayıvereyimmi şu deyyuza hemen ?

– Saçmalama lan manyak, başımıza işmi alalım yani ? Sana ne, herif nerdense nerden, sanamı kaldı buranın çobanlığı.

– Napiğim abi, kıl oldum gacoya.

– Sakin ol bilader, sen bakma o adama.

Tam o esnada Müdür bey elinde bir kağıtla gelir.

– Ne var çocuklar ne oldu, canınızı sıkan bir şeymi var ?

– Hocam, şu uzun saçlı çocuk varya, Fenerbahçe lisesi onu dışardan ithal etmiş.

– Nasıl yani ?

– Fenerbahçe lisesinin öğrencisi değilmiş o hocam. Konservatuvarda okuyomuş . Okulda borozancı olmadığı için onu kendi okullarındaymış gibi gösterip yarışmaya sokmuşlar.

– Boş verin şimdi siz başkalarını. Her koyun kendi bacağından asılır, biz kendi işimize bakalım.

– Napiğim hocam, haksızlığa gelemiyom işte bi türlü.

– Çocuklar, az sonra ses ayarları işi başlıyor. Siz üçüncü olarak çıkacaksınız sahneye ve sadece beş dakika süre verecekler bunun için her keze.

– Ha, beş dakka işini biliyoz hocam, elemelerde de öyleydi. Biz evel allah üç dakikada bitirmiştik işimizi.

– Hadi bakalım, şimdi hep beraber salona gidiyoruz, birbirinizden ayrılmayın.

Ayni geldiğimiz yönden geri giderek salonun yolunu tutmuştuk. Aradan dar, karanlık bir koridora yöneldiğimizde, birden sahneyi karşımızda bulduk.

Sahne İzmir’de ki düzeneğin tıpa tıp aynısıydı. Anfiler, davullar, klavye ve ses düzeninde hiç bir değişiklik yoktu. Sahne üzerinde hummalı bir uğraş görünüyordu.

İçeri girdiğimizde müdür bey,

-Çocuklar hep birlikte şu tribünün ön sırasına oturalım. Sıra size geldiğinde de hemen çıkarsınız sahneye.

Bir kaç dakika içinde diğer yarışmacı gruplar da doluşmaya başlamıştı içeriye. Tribünlerin üst arka taraflarında da, nerden, nasıl geldiklerini bilmediğimiz bir sürü insan oturuyordu. Yaptıkları tezahürattan bazı okulların taraftarları oldukları anlaşılıyordu.

– Hocam bizim okulun çocukları nerde ?

– Az önce baktım, hepsi dışarda bekliyorlar.

– O zaman bizimkilerde girsin içeri !

– Siz bu tür işlere kafanızı yormayın, sadece sizden önce ve sizden sonra çıkacak rakiplerinizi iyi tanımaya çalışın yeter.

Mustafa sessizce kulağıma eğilerek,

– Sanki basket maçına çıkcaz iyimi ? Bak kardeşim, rakibini iyi tanı ve ona göre taktik uygula ha !

– Şiişşşt, lan duycak şimdi.

On dakika kadar bir süre geçmişti ve teknisyenlerden biri mikrofondan ilk grubu çağırdı. Birden büyük bir şamata kopmuştu arka taraflardan. İlk sahne alan grup aletlerini bağlarken, bass cılarında ne olduğunu bilmediğimiz bir sorun oluşmuştu. Bütün göervliler onunla ilgileniyordu. Dört dakika kadar bir uğraşmadan sonra ancak çalmaya başlayabilmişlerdi. Birinci parçalarını henüz bitirmemişlerdi ki, yan taraftan Necdet Altınçizme’nin kolunun havaya kalktığı görüldü ve hemen ardından teknisyenler kabloları anfilerden çıkartarak, grubu sahneden inmeye zorladı. Büyük bir şaşkınlık içinde kalan çocukların yanlarına, kalabalıktan müzik hocaları ve müdürleri olduklarını sandığımız iki kişi koştu. Birden ortalık karıştı ve tribünlerden yuh sesleri ile, bir kalabalık aşağı doğru koşuşturmaya başladı. Görevlilerin de araya girmesi ile büyük bir ardebe önlenmiş oldu ve gruba bu parçalarının tekrar edilmesine izin verildi. Şu anda isimlerini hatırlayamadığım o grup hiç de fena değildi ve şarkılarını hatasız çalmışlardı. Sahneden inince, hepsi yukardaki arkadaşlarının yanına, büyük bir alkış alarak çıktılar. Arkamız, yanımız ve önümüz diğer yarışmacı ve arkadaşlarıyla tamamen dolmuştu. Kulak misafiri olduğumuz konuşmalardan anladığımız kadarıyla bunlar İstanbul gruplarıydı. Bir şekilde arkadaşlarını da içeri sokabilmişlerdi. İkinci olarak sahne alacak olan grup anons edildiğinde, sanki salon yıkılacak sandık. Büyük bir tezahüratla Fenerbahçe lisesi podyumdaydı. Hemen aletlerini takar takmaz başladılar beşinci senfoniyi icra etmeye. Bu klasik eseri kendilerine has bir uslupla gerçekten çok iyi yorumluyorlardı. Hepimizin morali çok bozulmuştu. İkinci parçalarının ortalarında da şarkıyı yarım bırakarak indiler. Bir anda kendimizi Fenerbahçe Galatasaray maçında futbol sahasında zannettik. Taraftarları tarafından gruba inanılmaz bir destek vardı. Ortalık biraz yatışmaya yüz tutmuştu ki bizi çağırdılar. Sahneye doğru giderken salonda hiç bir alkış ve destek yoktu. Aletlerimizi bağlarken ortalık epey bir sakinlemişti. Bizde hiç vakit kaybetmeden Can’ın bir, ki, üç, son, ki, üç ü ile ” The House Of The Rısıng Sun ” a girdik. Bence coşkusuz ama hatasız çalmıştık. Parçayı bitirdiğimizde görevlilerin ” daha zamanınız var diğerine geçin ” uyarılarına rağmen Can davuldan kalkınca bizde kabloları çıkartıp sahneden indik. Etraftan gelen hiç bir alkış ve tezahürat yoktu, sadece salonda garip bir uğultu vardı. Müdür beyin yanına yerimize geldiğimizde, müdür bey,

– Çok iyidiniz çocuklar aferin.

Demekle yetindi. Fakat bu arada arka sıralardan ve yanlardan,

– Kim ulan bunlar ?

– Nerden çıktı bu herifler ?

– Abi bu adamlar bir sürpriz yapmasınlar !

– Vay anasına lan, bunlar şaka maka rock yapıyolar bilader.

– İstermisiniz bu çocuklar burasını ters getirsinler !

gibi uğuldamayla fısıltı karışımı konuşmalara da kulak misafiri oluyorduk.

Bir ara arka sıradan biri,

– Kardeş, siz nerden geliyonuz ?

– Karşıyaka’dan.

– O da nedir öğle, memleket nere ?

– Valla bu Arapya’da ufak bi köydür.

– Nasıl yani, siz şimdi Arabistan’danmı geliyonuz ?

– Yok be koçum, Arapya’dan geliyoz, Arapya’dan.

Çocuk aramızdan başını geri çeker ve arkadaşlarına,

– Lan bu herifler yabancıymış, nerde bu Arapya bileniniz varmı beyler ?

– Hasan, ne kerizsin ha iyimi. Herifler senle . aşak geçiyolar.

– Geçsinler bakalım, sonuçlar açıklandığında da acaba yine .aşak geçebilceklermi ?

Müdür bey gözlerini üzerimize dikmiş, sakın sesinizi çıkarmayın dercesine bize bakıyordu. Bizde zaten hiç oralı olmadık. Bu konuşmaları dinleme esnasında arkamızdan çıkan grubu da hiç izleyemedik.

Finale kalan on gruptan kötü olan hiç yoktu. Özellikle ABC koljinden Jethro Tull’ın ” Burre ” adlı parçasını dinledikten sonra morallerimiz tamamen sıfır olmuştu. Fenerbahçe lisesi, ABC koleji ve Kabataş lisesi gibi okullara karşı durabileceğimiz inancını yitirmiştik. Gerçektende bu gruplar çok iyi çalıyorlardı. Özellikle de ABC ” Burre ” de tamamen işin matematiğine inmişti. Yorumları ve ansamble ları çok iyiydi.

Sound Check bittikten sonra müdür bey,

– Hadi çocuklar, şimdi çıkalım burdan. Az sonra zaten izleyici kapılarını açacaklar ve burası dolacak.

Bizimle birlikte diğer yarışmacı gruplar da yavaş yavaş salonu terketmeye başlamışlardı. Aynı geldiğimiz yoldan geri gidiyorken, birden müdür, bey oldukça tenha gözüken sanatçı giriş kapısına doğru yöneldi. Kapıdakilere,

– Ben müdürleriyim, birazdan tekrar gireceğiz.

Diyerek, hep birlikte dışarı çıktık. Salonun yan tarafında, o günemi özgüydü, yoksa değilmiydi bilmiyorum, bir sandviç ve meşrubat büfesi gibi bir yer vardı. Oraya geldiğimizde müdür bey,

– Çocuklar şimdi beni iyi dinleyin. Alın şu parayı, burdan hiç bir yere ayrılmadan oturup bir şeyler yiyip için. Tamammı ? Ben yarım saat sonra geldiğimde sizi yine burada bulmak istiyorum. Lütfen hiç bir yere ayrılmayın. Belki kendi aranızda görüşecekleriniz vardır.

– Tamam hocam, biz sizi burada bekleriz.

Seri adımlarla müdür bey yanımızdan uzaklaşmıştı.

– Beyler, bu sefer harbiden boku yedik.

– Evet abicim bencede.

– Moruklar, heriflerin hepsi çok iyi ya. Hele o kızlar grubu.

– Gerçekten de hepsi tabanca gibi çalıyo.

– Tabi biz geri zekalı Süleyman’lar, burdakileride elemelerdekiler gibi olacak zannettik. Girdik havalara… Çünki el oğlunun eli armut topluyodu… Bizden iyisi olamazdı, onun için de tabi ki bizde de havalar binbeşyüz. Kendimizi hemen matah bi bok sandık.

– Nağapalım abi, el elden üstünmüş demek.

– Bence birinciliği, ikinciliği ve üçüncülüğü, ABC, Fener ve Kabataş aralarında paylaşcak. Eğer şansımız çok yaver gider de, bir de çok iyi çalarsak, belki bi dördüncülük ya da beşincilik alırız, ki böğle grupların arasında da bu çok iyi bir başarı demektir.

– Ne ümitlerle geldik, şimdi de neler düşünür olduk ya, şu işe bak be kardeşim!

– Abi demek ki hayatta dereyi görmeden paçayı sıvamıcaksın, havalara girmiceksin, bi şeyden emin olmadan da konuşmıcaksın bilader. Ha, biz nağaptık ? Anasının nikahını yaptık. İşte o zaman da adama böğle sandövüç yedirip gazoz içirirler.

– Moralim oldu gram ? Ulen bi Allahın kulu bile alkışlamadı ha, iyimi ?

– E tabi kardeşim, o kadar isteksiz, isteksiz çalarsak olaca buydu.

– Hadi bakalım, çık şimdi bu moralle çal.

– Of off, nerden geldik bu koca taşraya ! Ne işimiz var Allahın İstanbul’larında ! Otur oturduğun yerde çal işte evinde, bak dalgana. Nene gerek senin yarşma, karışma be salak. Aldık başımıza bi ton iş.

– Al benden de o kadar bilader.

– Doğru diyonuz valla ağalar.

– Bari rezil olmasak. Bu salak rüyasında görmüştü ya yumurta yamurunu, hadi bakalım suyundan da olsun.

– ……………………….

– ……………………….

O sırada müdür bey gelir.

– Ne oldu çocuklar, hayırdır, hepiniz süt dökmüş kedi gibisiniz ?

– Ne olsun hocam, diğer okulları görünce moralimiz bozuldu.

– Nedeni varmı hocam, o gruplar bizden daha iyi.

– Çocuklar, Türkiye’nin en saygın yarışmasındasınız. Siz zannediyormuydunuz finale kalacak olanlar moloz. Bu on finalist, sizin gibi Türkiye’mizin en iyi müzik grupları.

– İyi de hocam, bu bizi biraz aştı.

– Haa, demek öyle… Demek bu iş sizi aştı ( müdür bey gittikçe yükselen ses volume uyla )… Şu anda karşımda tıpkı bir sünepe yığını gibi durduğunuzun farkındamısınz ? ? Ha farkındamısınız ? ? Nerde benim bildiğim inatçı gençler ? ? Nerde benim kendin emin mağrur çocuklar ? ? ? Nerde benim bildiğim kendilerine güveni sonsuz olan o dev ADAMLAR ( artık müdür bey büfenin önünde avazı çıktığı kadar bağırıyoru ) ? ? ? Nerde, ha, nerde, söyleyin bana nerde ? ? ? ? İki tane kıçı kırık çalgıcı, sindirdi hepinizi fare gibi. Bu mu yoldan dönmemek, bu mu pes etmemek ? Bu mu lan sizin yiğitliğiniz (müdür bey artık tamamen kendini kaybetmişti ) ? Bu mu ? Hayatta da hep en ufak bir zorlukta böyle pes mi edeceksiniz ? Bunun içinmi geliyorsunuz benim okuluma ? Böylemi öğretiyor hocalarınız size ( büfenin önünde duran sekiz on kişi hepsi bize bakıyordu ) ? Bumudur sizin sanat anlayışınız ? Çalarken hepsini gördüm. Sizin müziğinizin onlarınkinden ne eksiği var ?

O esnada içerden müzik sesleri geliyordu. Belli ki yarışma başlamıştı. Müdür bey daha sakinleşmiş bir halde,

– Çocuklar, ben Şekür bey ile görüşmüştüm. Şekür bey sizin de bildiğiniz gibi Yurdumuzun en önemli müzik otoritelerinden biri. Hadi ben branşım olmadığı için anlamıyorum. Ama onun güveni size sonsuz. Şekür bey müzik konusunda son derece titiz biridir. Öyle kolay kolay da kimseleri beğenmez. Siz iyisiniz. Sizin farklı bir elektriğiniz var… Siz onların hepsinden daha sıkısınız…

– Evet beyler, kalkın lan ayağa…Hocam doğru diyo.. Varmı lan bu kadar kolay pes etmek ?

– Evet kuru gürültüye pabuç bırakmak yok.

– Neden geldik biz buralar ? İstanbul’u ikinci kez almıcakmıydık, fethetmicekmiydik ?

– Evet doğru diyo. Zaman savaş zamanı, kavga zamanı, tırsma zamanı değil…

Sanatçı giriş kapısına doğru hışımla giderken, müdür bey arkamızdan,

– Çocuklar,

-…………….

– Yıkın orayı. Taş taş üstüne koymayın. İstanbul sizin olacak…………

Tam içeri gireken büfenin ordan alkış sesleri yükseliyordu…

Bölüm 17

Müdür beyin dışarda bize söylediklerinden inanılmaz etkilenmiş, bir o kadar da dolduruşa gelmiştik. İçeri girdiğimizde sanki sahneye gitmiyor, bir kavgaya koşuyorduk. Karanlık koridoru geçip yarışma salonuna geldiğimizde, Fenerbahçe lisesi beşinci senfoniyi çalıyor ve sound check deki harika performansını yine sergiliyordu. Ayni elemelerde olduğu gibi, podyumun tam karşısında Şenay, Şerif Yüzbaşıoğlu, Selami Karaibrahimgil, Ayten Alpman, Süheyl Denizci, Rıza Silahlıpoda, Bülent Özveren, Cem Karaca ( nerden bilebilirdim ki, günün birinde Almanya’da, onunla birlikte sahne alacağımı ! Ülkemizin yetiştirdiği bu nadide sanatçıyı rahmetle anıyorum. ), Önder Bali ve Doğan Şener gibi, o zamanın en ünlü sanatçılarından oluşan jüri heyeti, pür dikkat sahnede ki olup biteni izliyordu. İçerde onbirbin kişi olduğu söylenen çok büyük bir kalabalık vardı. Tek bir boş yer olmadığı gibi, tribünlerin arasındaki merdiven yolları bile dolmuştu. Müdür beyin verdiği gazla, hınçla ve agrasif bir şekilde sıramızın gelmesini beklerken,

– Beyler, biz bu adamlardan daha iyiyiz. Bunnarda işi götüren borozan. Baksanıza grup ruhu yok bunnarda.

– Evet bencede, profesyonel ayaklarına yatıyolar ama, borozancıdan başka hiç biri aletlerine hakim değil.

– Ağalar, her kez kendi show unun Allahını yapacak ve dağıtmak serbest.

– Sen şuna atış serbest desene be koçum.

– Aynen öğle.

– Peki o zaman, bunnarın alayını çiğ çiğ yiyomuyuz efeler ?

– Yemeyen namert olsun.

– Varmı pabuç bırakmak İstanbul’a ?

– Bırakanın anasını satayım.

– Burda taş taş üstüne komayan eğri büğrü olsunmu ?

Hep bir ağızdan,

– Olsun…

Fenerbahçe lisesi parçalarını henüz bitirmişti ki, korkunç bir alkış ve tezahürat fırtınası koptu… Artık Arena bizimdi… Hep hayalleri ile yaşadığımız an gelmiş, Türkiye’nin gerçek ilk üç Rock’ çılarından biri olarak, belki bir daha asla elde edemiyeceğimiz bu şansı yakalamış ve bu müziği dinletme olanağını elde etmiştik. Hepimiz bu avantajın son derece bilincindeydik. Her ne kadar genel olarak hakim olan kanı, Rock müziğin bir gürültü olduğu ve müzik olmadığı yönündeydiyse de, bunun böyle olmadığını ıspatlama görevi bize düşmüştü. Dolayısı ile bu günlere taşınacak bu tarz müziğin temel taşlarını çok sağlam koymak zorundaydık. İşte bir türlü tam olarak anlatamayıp, ifade edemediğimiz en büyük sorumluluk duygusu da buydu.

Sahneye çağırıldığımızda, podyuma giden merdivenleri mağrur ve ağır adımlarla çıkarak, aletlerimizi bağlamaya başladık. Bülent mikrofonun başında bize doğru dönmüş, hazır olmamızı bekliyordu. Her şey tamamlandığında hala ilk parçayı anons etmiyor, sanki salondaki gürültünün dinmesini bekliyordu. Gerçektende on onbeş saniye kadar sonra da içersinin gürültüsü azalmıştı. Bülent,

– The House Of The Rising Sun.

Demesiyle, patlama şeklinde ki senkoplarla parçanın introsuna girdik. Daha ilk başta ziller devrilmeye başlayınca, Can’ın yanına hemen iki sahne görevlisi, oluşabilecek hasarları önlemeye gelmişti. Bu olayı hepimiz görmüş ve işte o zaman da tamamen kopmuştuk. Yine başlamıştı Trans durumları ve başka taraflara, başka başka yerlere gitmeler… Arkamda çok ezici, gaddar ve ürkütücü bir sound vardı. Ucu bucağı olmayan, yemyeşil bir ovanın ortasında ki, karaltı şeklinde duran bir cisme doğru gidiyordum. Başımı arkaya çevirdiğimde, bizim çocuklar üzerlerinde zırh, bir ellerinde kalkan, bir ellerinde de kılıç, tamamen ifadesiz ve donuk bir yüzle, gözlerini bir noktaya odaklamış, ağır, ağır yürüyorlardı. Bütün arkadaşlarımı görmeme rağmen kendimi göremiyor, sadece hareket halinde olduğumu hissediyordum. Yürüdükçe karşımızdaki cisim yavaş yavaş şekilleniyor, müzik de, sanki tüm kışkırtıcılığı ile bizimkileri ve olmayan bedenimle beni, arkamızdan itiyordu. Bir ara aniden müziğin sesinin kesilmesiyle hepimiz durduk. Sadece uzaklardan bir yerlerden, belli belirsiz, bağırış çağırış sesleri duyuluyordu. Birden bire yine çok yüksek volume deki müziğin duyulmasıyla, harekete geçmelerinden dolayı, vücutlarındaki zırhın çıkarttığı metal sesleri ve yüzlerindeki donuk ifade ile, bu savaşçılar, kararlı yürüyüşlerine kaldıkları yerden devam ediyorlardı. Hepimiz ayni tempoyla, hiç konuşmadan ilerlememize rağmen, sol yanımda yürüyen Bülent, sürekli ileriye doğru, bazen bir elini yumruk yapmış havada savurarak, bazende diğer elindeki kılıcı sallayarak, ne dediği anlaşılmayan bir takım tehditler savuruyordu. Bizler ilerledikçe, ovanın ortasında ki cisim, gittikçe büyüyerek şekillenmeye başlamışt. Artık onun ne olduğunu çok net bir şekilde görebiliyorduk. Karşımızda duran, bir sürü inişli çıkışlı surlarıyla, çok büyük, devasa bir kaleydi. Birden müziğin tekrar kesilmesi ve kalenin surlarından gelen bağırış çağırış seslerinin duyulmasıyla, bizde durmuştuk. Hiç beklenmedik bir anda, havadan üzerimize okların yağmasıyla, yine müzik duyulmaya başlamıştı. Fakat bu kez orta şiddetteki bir volume le, ses yavaş yavaş artıyordu. Atılan bütün oklar hedeflerini bulmalarına rağmen, ne hikmetse bizlere hiç bir şey olmuyor ve yürüdükçe müziğin gücü de artıyordu. Yaklaştıkça, karşımızda devleşen kale ile birlikte, volume de kulakları sağır edercesine yükselirken, birden kale duvarlarında çatırdamalar başladı. Bazı surların yıkılmasıyla, beşimiz hep birlikte hücuma geçip koşacağımız sırada, arkamızdan tıpkı bir kasırga gibi esen müzik, üzerimizden geçip kaleyi yerle bir etti. Bununla birlikte bağırış çağırış sesleri de, dayanılmaz bir şiddet ile yükselmeye başlamıştı… Birden kolumu birinin sertçe çekiştirerek,

– Bilader napıyon ya, topla kendini. Sen iyimisin ?

Demesi ile, Bülent’i endişeli gözlerle bana bakar bir şekilde karşımda gördüm. Sahnede kan ter içinde kalmış bir vaziyette ve tarifi mümkün olmayan bir tezahürat içersinde olup biteni çözmeye çalışırken, bir yandan da kablolarımı toplamaya gayret ediyordum. Bizim diğerleri de garip bi ifadeyle bana bakıyorlardı. Salonun bir tarafından, belli ki bizim çocuklar, ” kaf kaf kaf sin sin sin kafsin kafsin kaf ” sesleri ile ortaığı bayağı bir inletiyorlardı. Podyum merdivenlerinden indikten sonra, yine her kez etrafımızı sarmış tebrik ederken, kalabalığın içinden müdür bey sıyrılarak,

– Aferin çocuklar, sizinle gurur duyuyorum. Harikaydınız, muhteşemdiniz.

Müdür bey bodyguard lığımızı üstlenerek, önümüzde ve etrafımızda ki kalabalığı yarmamıza yardımcı oluyordu. Bir şekilde, kulis niyetine verilen bekleme salonuna geldiğimizde, arkamızdan da bir hayran ordusu birlikte gelmişti. Bizim çocuklar hala şaşkın bir ifadeyle,

– Bilader, sen ne yaptın öğle ya ?

– Neden, ne oldu ki ?

– Senin haberin yokmu olandan bitenden ?

– Ya bırak şimdi olanı biteni, sonra anlatırım, neden ne yaptım ki ?

– Len Allahın adamı, tam besteyi bitirirken finalin sonunda, kaptın gitarı sapından tuttun balta gibi, kaldırdın havaya. Bülent kolundan tutmasaydı saldırıyodun az daha seyircilerin üstüne, len manyak.

– Harbiden ha, ben show mu yapıyon, yoksa kafayımı çizdin annayamadım, iyimi ? Sahiden nağaptın len sen öğle ?

– Ya çocular bunu müsait olduğumuz bir zaman anlatırım, boş verin şimdi.

Bu arada, diğer yarışmacı gruplardan olduğunu sandığımız bir çok kişi,

– Beyler enfestiniz, helal olsun.

– Sürekli çaldığınız bir yerler vardır herhalde ! Adresini verinde dinlemeye gelelim.

– Ya siz bu grup olarak kaç yıldır müzik yapıyosunuz ?

Gibi sorularla hepimizi sorgu bonbardumanına tutmuşlardı. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamış, zaten toplam süresi bir saat kırk dakika gibi süren yarışma, biz kulis salonundayken sona ermişti. Ardından da bütün jüri üyeleri, teker teker içinde bulunduğumuz salondaki büyük odaya girmeye başlamışlardı. Anlaşılan orası karargahtı. Son jüri üyesi de içeri girdikten sonra, bizler için çok uzun ve bir türlü bitmek bilmeyen bir bekleme süreci başlamştı. Bekleme salonu hınca hınç doluydu. Bütün her kez büyük bir heyecan içindeydi. Kimileri jüri odasının kapısından içerdeki konuşmaları dinlemeye çalışıyor, kimileri kimlerin kazanacağı hakkında bahislere giriyor, kimileri de bir köşede stresten parmak tırnaklarını yiyiyordu. Bu zaman zarfında tabiki bir takım spekülasyolar yapılıyordu ama, kimse yarışmanın sonuçlarından emin değildi. Bizler hep birlikte bir köşede akibetimizin nasıl olacağını düşünürken, Jüri odasının kapısı açılmış ve bütün üyeler tekrar yarışma salonuna doğru yürümeye başlamışlardı. Demek ki kararlar alınmış, sonuçlar belli olmuştu . Bir anda bekleme salonu boşalmış, her kez sonuçları öğrenmek için içeri gitmişti. Biz ve bir kaç kişi hala kuliste oturuyorduk. Birden bire yarışma salonunda büyük bir gürültü koptu. Anlaşılan birinci olanlar açıklanmıştı, ama biz yinede hiç istifimizi bozmuyorduk. Birden çılgın gibi bir kaç kız kulise dalarak,

– Siz Karşıyaka koleji’misiniz ?

– Evet.

– Sersem şeyler, birinci olmuşunuz, koşun sizi çağırıyorlar.

– Hadi ya !

Diyerek, koşmadan sakin adımlarla sahnenin yolunu tuttuk. Bu arada yanımızda ki kızlardan hop oturup hop zıplayan biri,

– Ya ne uyuşuk mahluklarsınız siz böyle, inanamıyorum, koşsanıza ya

– Senin adın ne bakayım fıstık ? Beklede sona biraz takılalım, tamammı ?

– İyi tamam takılırız, ama biraz kımıldayın salak şeyler.

Salona girdiğimizde adeta yer yerinden oynuyordu. Tekrar sahneye çıkıp icra parçamızın çalınması istendi. Sanki aldığı kalenin üzerine bayrağını dikmek isteyen mağrur savaşçılar edasıyla, podyuma çıktığımızda artık İstanbul bizimdi. İcra parçamıza tekrar başlayınca, artık tezahüratın şiddetinden nerdeyse kendi çaldığımızı zor duyuyorduk. Artık harp bitmiş ve her şeyi gönül rahatlığı ile izliyordum. Sanki birinci olan bizler değil, izleyicilerdi. Hayatımda böylesine bir coşku ve böylesine bir sevinç selini, filimlerde bile görmemiştim. Hepimiz muktedir olduğumuz yeteneklerin doruk noktasındaydık. O anda her halde Eric Burdon bizim Bülent’i görseydi, bir daha asla bu şarkıyı söylememeye yemin ederdi. Hepimiz sanki çalmıyor, adeta uçuyorduk. Parçayı bitirip aşağı indiğimizde, Ayten Alpman birincilik ödülümüzü vermek için yanımıza gelmiş ve aniden müdür beyde yanımızda belirivermişti.

http://img442.imageshack.us/img442/8426/dscn4411.jpg

Soldan sağa: Ayten Alpman, Müdür bey, ben, Can, ihsan, Bülent, Mustafa

Birden önümüzde bir sürü gazeteciler belirmiş ve flaşlar ardı adına patlamaya başlamıştı. Rüyada gibiydik, inanamıyorduk olanlara. Sarhoş maymunlar gibi sürekli etrafımıza gülücükler dağıtıyorduk. Daha sonra yine icra dalında ikinci ve üçüncü olan grupların isimlari okunup alkışlanırken, biz yine kulisin yolunu tuttuk.

Tam oturmuş olayı hazmetmeye çalışırken, onbeş dakika kadar sonra yine o deli kızlar fişek gibi kulise dalarak,

– Uyuşuk sersemler, kalkın, düzenleme dalında ikinci olmuşunuz. Hadisenize ne duruyonuz ?

– E iyi hadi gidelim bari.

Tekrar salona geldiğimizde müdür bey,

– Çocuklar nerdesiniz, her yerde sizi arıyorum, bir yere ayrılmayın yanımda durun hepiniz.

– Tamam hocam.

Müdür bey sahne girişinin hemen yanıdaki tribünlerin en ön sırasından yer ayırmıştı. Bize,

– Çocuklar geçin oturun hepiniz şöyle. Bakalım beste dalında hangi okul kazanmış ? Sonucu öğrenelim, ondan sonra birlikte kalkarız. Ben Fenerbahçe lisesinin bestesini beğenmiştim. Bakalım iyi tahmin edebilmişmiyim.

– Hocam tesüf ederiz yani, bizi beğenmedinizmi ?

– Tabi ki beğendim, ama bana onlar daha fazla hitap ettiler. Unutmayın ki bu bir zevk meselesi.

Sunucu elinde kağıtlarla tekrar sahneye gelmişti.

– Evet, geldik yarışmamızın en zor bölümüne, yani beste dalına. Bakalım bu yıl en iyi bestecimiz kim ?

– ………………………………

Bütün salondakiler nefeslerini tutmuştu. Her kez büyük bir merak içinde yeni şampiyon besteciyi bekliyordu. Müdür bey,

– Ben yine Fenerbahçe lisesi diyorum.

– Bence kabataş lisesi. Onlar da yabana atılır cinsten değildi.

– Bence ABC koleji.

– Hayır, bence en iyi beste benimki. Bu benim hakkım.

Müdür bey dahil her kez gülüşürken, sunucu tekrar kağıtlara son bir kez daha baktıktan sonra,

– Evet, 1974 Milliyet gazetesinin hazırlayıp sunduğu, liseler arası hafif batı müziği yarışmasında, en iyi beste ödülünü kazanan okul, ÖZEL KARŞIYAKA KO LE Jİİİİİ.

Oturduğum yerden iki metre havaya zıpladığımı hatırlıyorum. Çılgınlar gibi, danalar gibi, bağırıp böğürdüğümüzü hatırlıyorum. Aklımızı bir süre kaybettiğimizi hatırlıyorum. Sahneye çıkıp gitarım elimdeyken, podyumda deliler gibi gitarımı aradığımı hatırlıyorum. Jack ı bir türlü gitarıma takamadığımı ve bunun için teknisyenlerden yardım aldığımı hatırlıyorum. Gözümün önünde patlayan onca flaşları hatırlıyorum. Ödülümü veren rahmetli Abdi İpekçi’yi hatırlıyorum. Bir ara boynuma asılanlardan boğulmak üzere olduğumu hatırlıyorum. Birde o gün dünyanın gelmiş geçmiş en mutlu insanı olduğumu hatırlıyorum.

http://img120.imageshack.us/img120/5976/dscn2619oo5.jpg

Abdi İpekçi’den beste ödülümü alırken.

http://img35.imageshack.us/img35/8830/dscn4414z.jpg

Yarışmadan sonra, İstanbul Beyoğlu’nda Çiçek pasajında, okuldan gelen arkadaşlarla kutlarken.

http://img521.imageshack.us/img521/4200/dscn2620pn2.jpg

Döndükten sonra, okulda Müdür beyin odasında.

Sizlerle burda bu sayfaları paylaşmak, benim için inanılmaz bir keyiftii. Bizler Rock müziği çok sevdik. Belki bizler gibi başkalarının da bir gün sevebileceğini düşündük. İyimi ettik, kötümü, bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bu yolda bu güne dek, yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymamış olmamdır. Sizlerin bu bayrak yarışında, bizlerden çok daha iyi olacağınıza, çok çok daha büyük başarılara imza atacağınıza, bütün kalbimle inanıyorum. Bizlerden bu kadar… Lütfen unutmayın, sizlerin güzel çalışmalarını duymak, bizim en büyük övünç kaynağımız olacaktır. Çünki kaleler daima fethedilmek için vardır.

Allaha emanet olun deken, hepinize sevgi ve saygılarımı sunarım.

Bir Rock çı ağabeyiniz

Yavuz Arıkan…

los-endos.com

Yeni kan albmler, gncel haberler, albm incelemeleri, mzisyen ve grup biyografileri, progresif rock tarihindeki nemli olaylar, tarihte bugn, dinleme listeleri gibi bir ok ierik

Siz ne düşünüyorsunuz?

error: Hata !!
%d blogcu bunu beğendi: